Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘yogacı’

Yıllar önce, yoganın ne olduğunu öğrenmeye başladığımda ilk okuduğum cümlelerden biri şöyle bir şeydi; “hep etiketlerle yaşıyoruz. anne, baba, çocuk, memur, sevgili, öğretmen, kadın, vs. olarak bir sürü kimliğimiz var. Sen bunların hiçbiri değilsin. İnsan zihni koşullanmalarla yaşar. Karşısındaki kadın ise onu varolan bir insan ruhu değil, kadın olarak değerlendirir. Erkeği öyle, öğretmeni böyle, özel sektör çalışanını şöyle… Oysa insan ruhunu hepsinden bağımsız, hatta insan sıfatından bile bağımsız, bir can, bir bütünün parçası bir ruh olarak düşündüğünde orada kimlik yoktur.” (Cümleyi eden insana karşı binlerce önyargı olduğu için, zihnimde yer ettiği kadarıyla aktardığım cümlenin referansı bende saklı kalsın). İsminin, kimliğinin, kimliğinin doğurduğu koşullanmaların ötesinde değerlendirilmek ve herkesi böyle değerlendirebilme fikri önce değişik sonra çok hoş gelmişti. Ekşi Sözlük’e yazmıştım hatta, “yoga insanın kenine yakışanı giymesidir.” Bu konudaki fikrim hiç değişmediği gibi günden güne güçlendi. Zihin koşullanmalarla yaşar ya, böyle koşullandım. Hayattaki ciddi rahatlamalarımdan biridir. Size de olmuştur, sinirli bir insan durup dururken size sinir olur, bunu bir şekilde dile getirir, sizi de sinirlendirir (yani kıvama getirir), başlarsınız tartışmaya. İnsan ilişkilerinin esnekliğini yitirdiği, herkesin herkesi ikna etme çabasıyla kasıldığı bir dünyada elini sallasan böyle iletişime değiyorsun, bir arkadaş toplantısında, işyerinde, sınıfta, bakkalda, her yerde… İyi kötü çoğu şeyi üzerimize alıp kimliğimizle değerlendirmeye koşullandığımız için, kötü bir çıkışı kişiliğimize, kimliğimize yapılmış bir saldırı sayabiliyoruz. Oysa, bana sinir olan bu zihin-bedenin bana sinir olmasının nedeni ben değilim. Söylediğim bir söz, yılların koşullanmasıyla programlanmış zihnine, yaşadığı travmalara dokunmuş olabilir. Hatta varlığım bile bu koşullanmaları tetiklemiş ve bu insan bana sinir olmaya başlamış olabilir. Kasıtlı bir şey yapmadıysam, bunda üstüme alınacağım bir şey yok. Sinir olduğu şey ben değilim, belki bana verdiği x kimliği, y önyargısı, z koşullanması. Bunu satın alıp onunla birlikte sinir olmama gerek yok. İşte böyle düşününce, duygudan çıkıp bakınca böyle görünüyor resim bana, rahatlıyorum…

Son zamanlarda çok duyduğum bir şey var; “sen yogacısın, böyle olman lazım, senin şöyle yapman lazım, aa hiç oldu mu nasıl yogacısın sen”… İşte yogacılık kimlik olmuş, tanımlanmış, paketlenmiş, giydirilmiş, böyle değerlendirilir olmuşum. Henüz çok yeni olduğu için yogacılığın ne olduğuna ilişkin kafa karışıklığı bir yana, hemen etiketler yapıştırılmış. Yogacı her şeye açıktır, hayat sorumluluğu taşımız, salmıştır mevlaya, yogacıya her şeyi söyleyebilirsin, kaldırır, yogacı öfkelenmez,  yogacı da diğer eğitmenler gibi tepeden tepeden konuşur, yogacı bu işi parayla yaptığı için alçaktır, kapitalizmin kölesidir, yogacı et yemez, yogacı kahve içmemelidir, yogacı her şeyi bildiğini sanır, yogacı her şeyi aşmış olmalıdır, yoksa niye kendisine yogacı desindir, yogacı rahat görünür ama benden daha gergindir, yogacı “biz”den farklıdır, yogacı ötekidir, bütün ötekiler gibi şöyledir, böyledir, ya da yogacı olmana rağmen mantıklısın, yogacı olmana rağmen doğru söylüyorsun, vs. vs…

Kategorize etmekte sorun yok, zihnin işleyiş şekli bu. Sorun, kategorilerin değişmez kalıplar olduğuna inanmakta.

Benim anladığım yogacı, zihin koşullanmalarının ötesinde hayatı anlamaya çalışandır. Kendi koşullanmalarını, duygularını, öfkesini, zayıflıklarını etiketlemeden, ötelemeden ve yargılamadan kabul edip kendini değişime açmış insandır. Bu kadar basittir aslında. Bunu yapamayan yogacı değildir, diye bir şey de söyleyemem. Başka anlamış, başka bir şekilde ifade ediyordur, derim. Yoganın en güçlü etkisi, değişime açık olduğunda başlar zaten. Değişim de bir süreç. Önce görüp farkederek, sonra kabullenerek, kabullendiğin şeyi affederek, severek ve değişmesini istediğin yanını da şefkatle kucaklayarak olur. Bu da bir koşullanma tabi ki, yogayı benim anlayıp kendimi koşulladığım şekli, bir zararını görmedim. Farkına varmak ve kabullenmek bu sürecin en kolay aşamaları. Affetmek ise en zorlu basamak sanırım.

Bir hikaye var, zen hikayesi olabilir. Adamın biri ıssız ve sakin bir denize teknesiyle açılmış, gece olmuş. Teknesinde vurmuş kafayı yatmış, yıldızları seyredip dalgalarla huzurla salınırken, birden büyük bir sarsıntıyla zıplamış yerinden. Bakmış, kendisininki gibi bir tekne güm diye vurmuş buna. “Huzurumu bozan bu haddini bilmez de kim,” diye sinirle kendisine çarpan tekneye atılmış. Karanlıkta bir bakmış ki, çarpan tekne boş, içinde kimse yok, kasıtla çarpılmamış. Sakinleşerek yerine oturmuş. O teknenin içinde biri olsa da, gelip kasıtla çarpmış olsa da, o insanı da “boş tekne” olarak değerlendirebildin mi, tekneyi de içindeki adamı da affedebildin mi rahatlıyorsun işte. Vardır bi derdi, huzurum bile onu rahatsız etmiş olabilir, gelmiş vurmuştur, o da öyle. Her şeyi üstümüze almak, kendimizi bu kadar önemsemek egolarımızın büyük tutkusu ve hayatımıza oyunu. Asıl kasıt kendimize, haberimiz yok.

Sen yogacısın, böyle davranmalısın tavrının, “sen kadınsın şöyle oturmalısın”, “erkeksin, ağlamazsın”dan hiç bir farkı yok. Etrafımıza baktığımızda gördüğümüz bütün kasılmaların, dışa vurulmadığından içerde patlamış duyguların, bunca öfkenin, kendimize bakarsak karşılaşabileceğimiz onca mutsuzluğun temelinde yatan şeylerden biri de bu koşullanmalar. Giydiğimiz kimliğin gereklilikleriyle yaşama ve öyle ki bize iyi gelebilecek şeyleri bile öteleme zorunluluğu. Oysa başka bir elbise de giyebilirsin, bir mağazaya gidip, çok önyargı taşıdığın insanların tarzında bir kıyafet deneyip aynada kendine bakabilirsin, acaba o elbise sende nasıl duruyor, bu elbiseyi taşımak nasıl bir his… Her gün başka elbise giyebilirsin, dün yakışmayan bugün yakışır. Hiç yakışmadığını düşündüğün şey üzerinde bambaşka durur, kendini farklı görürsün. Hayat insanın kendine yakışanı giymesidir, etiketi yoktur, fiyat yazmaz.

(hiç yakışıyor mu, biz biliyoruz da mı oyuyoruz) : )

Reklamlar

Read Full Post »

%d blogcu bunu beğendi: