Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Yoga’

http://www.yogadergisi.com/yasam/9-8-lik-yoga/615-yoga-ile-ilgili-esrarengiz-gercekler

Bu hafta sizin için yoga ile ilgili ilginç bilgiler derledim. Bazılarınız Ahimsa’yı yoga tanrısı, samsara’yı börek sansa da çoğunuz yoga üzerine engin bilgilere sahipsiniz. Öyle ki, sizden daha iyi bilen yok. Aşağıdaki maddeleri de dağarcığınıza katarak kendiniz araştırıp bulmuş gibi anlatabilir, eşe dosta hava atabilirsiniz.

  1. İlk maddemiz cv’sine henüz Hindistan seyahatlerini eklememiş olanlar için. Yoga sembollerinden birisi swastika’dır ve Hindistan’da adım başı bu sembole rastlarsınız. Anlamı “refahla ilgiliolan” demektir. Bunda ilginç olan ne derseniz, google’dan aratıp kendiniz görebilirsiniz.
  1. 2008’de yapılan bir araştırmaya göre Amerika Birleşik Devletleri’nde 16 milyon kişi yoga yapmaktadır (ki şimdiye kadar bayağı artmıştır) ve yoga malzemelerine harcanan para yıllık 5,7 milyon dolardır. Ağzınızın suyu aktı değil mi? Fiyatları yükseltin hemen, vurun beline beline, bizim neyimiz eksik?!
  1. Güvenli bir şekilde, yani abartmadan ve hırs yapmadan icra edilen yoganın hiç bir kötü yan etkisi yoktur.
  1. B. K.S. Iyengar’a göre (ay kendisiyle tanıştım ben, yoga yaptım falan, unuttuysanız hatırlatayım, Türkiye’de İLK ve TEK benim) her 30 dakikalık yoga pratiğinden sonra 5 dakika dinlenmek gerekirmiş ki sinir sistemi kendine gelsin, sakinleşsin, odaklanma kolaylaşsın. İlk derslerim sırasında “eyvah şimdi ne yaptırcam” konulu düşünme/dinlenme aralarını boşuna vermiyormuşum demek. O zamanlar daha bilgeymişim, işe bak.
  1. Yoga günde 90 dakikalık bir çalışma değildir. 7/24’lük bir uğraştır. Derste yoga sesi kullanıp biter bitmez küfretmeye başlamak, öğrencilere satya öğretip akşama yalanın dibine vurmak, çalmamaktan bahsedip başkasının fikriyle dersler, kurslar düzenleyip o kişiyi ekarte etmek falan… olmaz.
  1. Alexander ve Annellen Simpkins’e göre yoga globalleşmenin ilk ve en başarılı ürünüdür. “Yoga batıdan mı öğrenilir, peh” diye burun büküp ortodox ortodox gezinmenize rağmen bu böyle. Çatlayın ayol.
  1. Yoga bilgisinin de dayandığı tarihin en eski metni Veda’ların yazıldığı dil olan Sanskrit dili, yazılmaktan çok söylenerek günümüze gelmiş bir dildir. Veda’ların binlerce yıl kağıda dökülmeden sözlü olarak aktarıldığına ve orjinalinden hiç bir şey kaybetmediğine inanılır.
  1. Stefanie Syman’ın iddiasına göre yoganın Amerika Birleşik Devletleri’nde bahsinin geçtiği ilk tarih 1857’dir. Ralph Waldo Emerson’un bir şiiri üzerine yoga üzerine konuşulmaya başlanmıştır. Bakın bu benim için de yeni bir bilgi oldu ve konuyu araştırdım: Biraz daha detay burada.
  1. Bir kaç haftadır yazdıklarıma sinir olanlar, defalarca okuyup görmemiş gibi yapanlar, beğense de ses çıkarmayanlar, dedikodu kazanlarını kaynatanlar, kendileriyle ve hayatlarıyla dalga geçemeyenler, kaskatı egoları ağır bir duvar gibi sırtlarında taşıyanlar, bu madde sizin için gelsin: Esneklik bedende değil, zihinde başlar.
  1. Yoganın Amerika kıtasında popülerleşmesine büyük katkı sağlayan Indra Devi, ulu şef Krishnamacharya’nın ilk kadın öğrencisidir. Başlangıçta kendisini reddeden ustanın günlerce kapısında yatmış, abidik gubidik saatlerde enteresan pratikler yaptırmasına ses çıkarmamış ve azmiyle öğrenci olmayı başarmış, daha sonra da Krishnamacharya’nın en yakın arkadaşlarından olmuştur.
  1. 2012 yılında New York Times’da yayınlanan bir makale, yoganın ciddi sakatlanmalara yol açtığını iddia etti. (Mesele bence yogaya artan ilginin sistemi tehdit edebilir oluşundan duyulan kaygıydı:Konuya böyle değinmiştim. ) Oysa 2007 yılında Amerika Ürün Güvenilirliği Komisyon Raporu’na göre kayda geçmiş yoga sakatlanma sayısı 7.000 iken aynı yıl 100.000 kişi GOLF oynarken sakatlanmış. Nasıl başardılar, ben de anlamadım. Yoganın Amerika’lı hırsıyla yapılıyor olmasına rağmen 16 milyonda 7000 de oldukça küçük bir oran.
  1. En ilginç gerçeği sona sakladım. Çok şaşıracaksınız: Yoga “poz”lara değil, nefese dayanır. Çoğu asana için esneklik ve güç gerekse de nefesi doğru kullanmazsanız hiç bir şey yapamazsınız. Mesela bandha meselesine bakabilirsiniz. Daha da ilginci; Spiritual Science Research Foundation’ın araştırmasına göre, 10 yıl yoga yapan bir kişinin elde edebileceği maksimum zihinsel temizlik oranı %5 iken, sadece pranayama ile bu oranı 8 yılda %10’a çıkarabilirmişiz. Hatta sıkı durun; enerji bedenin temizlenme oranı salt yoga ile 10 yılda maksimum %7, pranayama ile sadece 8 yılda %30! Sonra, “vay efendim bu kadar yoga yapıyorum, bir şey değişmiyor”, “vay öyleymiş gibi davranıyorum ama enerji bedenim hep aynı hep aynı,” demeyin, nefesi ihmal etmeyin.

Yazdıklarımı okuyorsanız azıcık karşı çıkın, yorumlayın, sataşın, ne bileyim like’ları artırın, bir şey yapın yahu, oturmaya mı geldik?

girls-914823_1920

Bu yazılar ne iş?

Reklamlar

Read Full Post »

Yoganın Antropolojisi

Yüksek lisansıma devam ettiğim Bilgi Üniversitesi’nde geçen dönem Anthropology of Affect adında, olağanüstü bir ders aldım. Dersin ödevi olarak hocamız Umut Yıldırım‘ın”her şey üzerine yazabilirsiniz,” iznini bittabi yoga üzerine yazmak için kullanarak aşağıdaki makaleyi sundum. Aşağıdaki, makalemin ilk taslağı. Son halini yayınlayacak mıyım, hayır. 🙂 Ama bu kadarı da hemen hemen tüm makaleyi içeriyor. Aslında yazmaya başlarken, Jung’dan girip Spinoza’dan çıkmayı tasarlıyordum. Fakat konu oryantalizme dönmeye başlayınca direnmedim, oradan devam ettim. Ne demişler, sahaya çıkmadan yeni sorular üretemezsiniz. Bana da böyle oldu.  Yogaya biraz akademik yaklaşmak için buyrun…

EVSİZ DOĞULU

Yeşeren Olgu Alibeygil

Uykudan uyanıyorum, göz kapaklarım açılmak için kıpırdanıyor.  Minik hareketler yapıyor bedenim. Ayaklarımdan giren soğuk bacaklarıma doluyor. Etrafımda fısıltılar. Bir kadın hafiften sesini yükselterek “uyandırma” diyor, bir kız çocuğu “bakıyorum ya, kendisi uyanıyor,” diye fısıldıyor. Gözümü açar açmaz çirkin, korkunç bir şey görüyorum, bütün bedenim irkiliyor, gördüğüm şeyin ne olduğunu bilmiyorum ama korkuyorum. Saniyeler içinde bunun pençe gibi kasılmış iki el ve çirkinleştirilmiş bir surat olduğunun ayırdına varıyorum. Kocaman açılmış iki göz, buruşturulmuş bir burun ve beni yemeye hazırlanan bir ağız. Benim gözlerim de artık faltaşı gibi. Bağırmam lazım. Ağzımı açar açmaz, derinden tıslayarak pençesini yüzüme uzatıyor el.

Sıçrayarak uyanıyorum. Yerde sırtüstü yatıyorum. Üstümdeki battaniyenin sıcağında ayaklarımı kıpırdatmadan az önce, çok çok kısa bir anda bedenimdeki gevşekliğin ayırdına varıyorum. Sonra bir anda gevşeklik çenemden başlayarak  yerini katılığa bırakıyor. Tatlı bir müzik çalıyor, sağımda yatan insan hafiften horluyor, sol yanımdaki kıprıdanıyor. Az önce gördüğüm rüya gibi vizyonu düşünüyorum. Uykuda değildim, uyanık hiç değildim. Bedene kazınmış bir bebeklik hafızasının yüzeye çıkışı mıydı? Ablam mıydı o tıslayan pençeli çirkin surat? Aynı korkuyu duyuyorum, gözlerimi kıpırdatırken yanaklarımdan yaşlar süzüldüğünü farkediyorum. Kulaklarıma doğru dökülüyor yaşlar.

Yerde sırtüstü yatıyorum, savasana’dayım. Yoga çalışmasının en son duruşu, yani asana’sı. Türkçe “ceset duruşu” demek olan savasana derin gevşeme olarak da biliniyor. Bir saati geçen asana çalışmasının sonunda sırt üstü yere yatılarak dinleniliyor. Derler ki, yoga çalışmasının etkileri, yeni kas uzunlukları, sinir sistemine yaptığı etki bu aşamada beyne kazınıyor. Beyin, kendisine “reset atarak” yeni durumu kaydediyor. Dr. Ray Long The Key Poses of Yoga kitabında savasana fizyolojisini şöyle anlatıyor:

Savasana’da teta beyin dalgaları baskındır. Elektriksel aktivite 4-8 Hz frekans aralığında titreşir. Beynin bu fonksiyonu sezgisel bilinçdışını harekete geçirir ve derinlerde yer etmiş hatıraları canlandırır. Bu süreçte iyileşme gerçekleşir. Savasana’nın daha derin fazları Delta beyin dalgalarını aktive eder ki bu da beynin rüya frekansıdır.  (186)

Yerde yatıyorum. Savasana fizyolojisini düşünmeden gördüğüm vizyonu yeniden canlandırmaya çalışıyorum. Müzik azalıyor, hocam tatlı bir sesle dikkatimizi yüzeye davet ediyor. Minik hareketlerle bir tarafımıza dönerek yatmamızı, gözleri hemen açmadan oturmaya geçmemizi söylüyor. Oturur oturmaz gündelik düşünceler beynime doluyor: öğleden sonraki derse kadar üç saat var, otelin ortak duşunun kapısında sıra beklemektense önce koşup okyanusa ayaklarımı sokayım, gizli gizli bir sigara içeyim, ne yiyeceğim…

Los Angeles’tayım. Pasifik kıyısında, Venice Beach’te nasıl sürüklendiğimi anlamadan geldiğim bir yoga hocalık eğitimindeyim. Aslında yoga hocası olmak istemiyorum ama eğitimini aldığım hoca beni bir şekilde çekmiş, nasıl olduysa para pul, zaman yaratıp koşa koşa gelmişim.

Buraya gelmeden iki sene önce yogaya başlamışım. Önce sevimli bir egzersiz gibi başlayan şey şimdi terapötik bir durum almış, kendimle ilgili bir sürü şey farkeder, dahası tuhaf bir şekilde kendiliğinden iyileştirir olmuşum. Yıl 2009. Yoga Türkiye’de daha çok yeni. “Doğulu, mistik, anlamsız, kendini kaybetmiş insanların uğraşısı,” gibi önyargılara maruz kaldığı gibi, deneyip seven, anlayan çoğu insan için de fanatikliğe eşdeğer derecede aşırı savunulan bir disiplin halinde. Birbiri ardına yoga okulları açılıyor. Kimisi köklü Hint okullarından öğrendikleri stilleri aktarıyor ve daha ortodoks bir yaklaşım benimsiyor, kimisi daha açık görüşlü ve batıdaki evrilişine, yeni stillere de alan açıyor. Ben ikinci görüşte olduğumu düşünüyorum. Zira ortodoks olan, değişime yer vermeyen her şey beni itiyor. Kaldı ki yoga gibi transformasyona yol açan, bunu çağıran bir şeyin hiç değişmemesini istemek de Hindistan’ın köklü yoga okullarının yaklaşımı değil. Bilakis, ortodoks sayılan okullar yoganın yayılıp evrimleşmesini desteklerken bizim ülkemizde çoğu şey gibi akışkan olan her şey katılaşıyor.

(Köklü yoga okullarının öğretilerini yayma arzusunun da post-kolonyalist bir çaba olup olmadığı sorusu arada bir beni yokluyor.)

Eğitimine geldiğim hoca, Shiva Rea da akışkan bir yoga stili öğretiyor. Su diyor, bizi nasıl yumuşatır… “Dick Cheney’in duş alırken de öyle takım elbisenin, sıkı kravatın içinde, kameraların önündeki gibi kaskatı durduğunu düşünmüyorsunuz değil mi? Eh, o bile biraz gevşiyordur.” Oakland’da bir mahallede siyahlarla birlikte büyümüş Shiva Rea, sörfçü ve gezgin bir babanın kızı. Beş yaşından beri mahalle arkadaşlarıyla başlayan dans serüveni hâlâ sürüyor. Erkek bir Hint tanrı ismi olmasına rağmen  Shiva babasının verdiği ad. Bu adı araştırmaya başladığı 13 yaşında da yoga ile tanışıyor. Afrika, Hindistan ve Uzak Doğru’da uzun geziler yapıyor, dans ediyor, yoga öğreniyor. Master tezini UCLA World Arts and Culture programında hatha yoga üzerine yazıyor. Bu hocalık eğitiminde de yoga yapmaktan çok dansediyoruz zaten. Her dans seansı bir yolculuk gibi geçiyor. Saatlerce dansederken nefesimiz tükenip yığılacak gibi olduğumuzda hatırlatıyor: günlerce gecelerce danseden atalarınızı düşünün! Dansetmekten, hareketten kopuşumuzu, bedenden zihne kaçan düşünce sistemini düşünüyorum. Düşünmeyi bıraktığımda dansetmekten yorulmadığımı farkediyorum. Bedenim daha çok, daha çok hareket istiyor. Sanki bütün hafızayı boşaltıyor, bomboş oluyorum; sadece bir akışa kapılmış hareket eden bir hücreciğim.

Burası Amerika Birleşik Devletleri. Her ne kadar Baudrillard pasifik kıyısına “batının sonu” (Amerika, 144) dese de, burası kapitalizmin, batı düşüncesinin inşa ettiği bir coğrafya. Buna rağmen kimse yogaya kuşkuyla yaklaşmıyor. Hadi Baudrillard’a hak verip arada sadece bir okyanus var, California doğu sayılır, desek… Yine olmaz, orta-kuzey-doğu-güney, bu ülkenin her yerinde yoga çok yaygın. Bible belt denen muhafazakâr bölgelerde bile. Artık. Oryantalizm ve kolonial bakış yerini kabul edilebilirlik üzerinden bakma, hatta anlama haline bırakmış olabilir mi… Yoksa bu da yeni bir tür oryantalizm mi?

Savasana’da gördüğüm vizyonun korku duygusuyla açığa çıkmasını, bulunduğum yere de bağlıyorum. Bedenimde yer etmiş korku hafızası tek başına bir doğulu olarak batının göbeğine düşmüş oluşumla ilgili olabilir mi? Sara Ahmed “Affective Economies” makalesinde duyguların bireysel ve kolektif bedenler ve işaretler üzerinde dolaşarak ortaya çıktığını söylüyor. “Bu görüş, duyguların kişisel bir mesele olduğu fikrine karşı çıkar. Duygular basitçe içeride ya da dışarıya yansıyan değil, beden ve dünyaların sınırlarını aşan şeylerdir.” (117)

Öğleden sonraki ders biraz chanting yani sanskrit mantralar (ses dizileri) söyleyerek başlıyor. Söylediğimiz sesler bedende titreştikçe madde- enerji, zihin-beden hepsi birbirine karışıyor.  Ve akmaya başlıyoruz. Asana’lar birbiri ardına akarken bedene karından başlayan bir sıcaklık yayılıyor. İnsan nasıl olduğunu anlamadan tutuşuveriyor sanki, ter boşalıyor. Kaslar bir uzuyor, bir kısalıyor. Bacakların önü uzarken arkası gevşiyor, bedenin bir yanı gerinirken diğer yanı kısalıyor. Sanki gece ile gündüz, güneş ile ay, sağ ile sol, zihinle beden birbirinden ayrılıklarını koruyor ama bütünleşiyor. Başı, ortası, sonu olan bir dalga gibi ders yavaş başlayıp sınırları zorlayan bir zirveye erişiyor ve yeniden sakinleşerek yine savasana’ya erişiyor. Bu sefer savasana’da sadece uyuyorum. Geçmişten gelen bir hafıza yok, kurbağa zihnin ordan oraya zıplaması yok, sadece uyuyor ve rüya görüyorum. Rüyamda evdeyim, bir koltukta oturuyorum. Eve hırsız girmiş, kitaplığımı kurcalıyor. Bense sakin sakin onu izliyorum. Sarışın, mavi gözlü, alabildiğine batılı bir tip bu. Elimdeki telefonla polisi arayıp aramamam gerektiğini düşünüyor, çalacak bir şey yok nasılsa, bakınır biraz, sonra gider, diye düşünüp vazgeçiyorum. Savasana’dan bir gong sesiyle uyanıyoruz bu kez ve teorik bir derse geçiyoruz. Yoganın tarihçesine dalacağız.

Bugün dünyada en yaygın yoga stilleri, Hint Sri Tirumalai Krishnamacharya akımından geliyor. Krishnamacharya 1888’de, İngiliz yönetimindeki Hindistan’da doğuyor. Bu dönemde yoganın esamesi okunmuyor, İngiliz yönetimi altında iyice karanlığa gömülmüş (Ruiz).

Sara Ahmad, The Orient and the Other Others makalesinde batının doğuya doğru “oryantasyonunu” doğuya doğru ve doğunun etrafında olarak iki türlü tarif eder. Kendi bedenini doğuya doğru götüren batı, doğu bedeninin etrafını sararak onu batılılaştırmaya çalışır. Böylece batının beyazlığı orient’e (doğuya) doğru oryante olur (yönelir) (113). Batı sadece rengini empoze etmemiş, doğunun beden ve spiritüel pratiklerini de baskılayarak kendi akıl hapishanesine sokmaya da çalışmıştır diyebiliriz. Sütlü çayın İngiltere’ye gelişinden çok daha sonra batıyla tanışır yoga.  İngiliz sömürgesi altında neredeyse yasaklanan yoga pratiklerinin çıkış yolu bulması 1920’lere kadar sürer.

Uzak doğu pratiklerinin batıya taşınması da bu yıllara denk gelir. Fakat daha önce, 1893’te bir kucaklama anı yaşanır. Amerika’da yapılan Dünya Dinleri Konferansına Hinduizm temsilcisi olarak katılan Swami Vivekananda  konuşmasına “Sisters and Brothers of America!” diye başladığı anda salonu dolduran 7000 kişi üç dakika boyunca onu ayakta alkışlar. Tek bir cümle, bir hitap ardından…  Alkışlama bir kucaklama biçimiyse, Vivekananda’nın neyi o affect’i yarattı? Ya da o üç dakikalık alkışın affect’i neydi, kafamı kurcalıyor. Sisters and brothers of America… Bu cümle bir de Hint aksanıyla söyleniyor, muhtemelen başı türbanlı, beyazlı turunculu giyinmiş esmer bir Hintli tarafından. Bir pişmanlık göstergesi midir, “biz size neler ettik ama siz hala kardeşlikten bahsedebiliyorsunuz,” takdiri midir, yoksa Edward Said’in Oryantalizm’de bahsettiği revizyonist, romantik bir yaklaşım mıdır? (201) Vivekananda, aksanlı da olsa İngilizce konuşup barış çağrıları yapan, biz de sizdeniz diyen batılılaşmış bir doğulu mudur? Londra sınırlarına girdiği anda kirli cam bardaktan porselen fincanlara dökülmeye başlayan sütlü çay mıdır? Üç dakikalık alkış, bir çeşit otoriter söz kesme biçimi midir? Belki de Edward Said’in bahsettiği gibi, ondokuzuncu yüzyılda başlayan yeni akım oryantalizmin kayıp doğu dillerini canlandırma çalışmaları gibi yeni bir iktidar biçimidir:

Ölmüş yahut kaybolmuş bir Doğu dilini yeniden yaşatmaya çalışmak, genelde ölmüş yahut ihmal edilmiş bir Doğu’ya yeniden hayat vermeye çalışmakla birdir. Bu davranış aynı zamanda akıl, bilim ve düşlerle yola çıkarak Doğu toprağı üzerinde ordularla, yönetimlerle ve bürokratlara yarar bir alan meydana getirmekle eşdeğerdir. Tek kelimeyle Oryantalizmin haklılığı sadece entelektüel yahut artistik başarılarında değil aynı zamanda tesirinde, faydasında ve sonradan kazandığı otoritesindedir. (215)

Vivekananda’nın biraz milliyetçi postkolonyalist çıkışına karşı, Hint spiritüel akımları 1893’ten 1940’lara kadar küçük adımlarla ilerler. Filozofik yaklaşım kendisine çok yer bulamaz. Ta ki Sri Tirumalai Krishnamacharya’nın 1940’ların sonunda Indra Devi isimli Rus bir kadına yoga öğretmesi ve Devi’nin bu öğretiyi önce Amerikan televizyonlarına, Elizabeth Arden, Marilyn Monroe, Greta Garbo’ya ve daha sonra güney Amerika’ya taşımasına kadar (Ruiz). Bedene ilişkin şekillendirmeci batı aklının doğudan alacağı fikir ancak bedene ilişkin olabilirdi. Yoga pratiği 1950’lerle birlikte yoga Kuzey Amerika’da patlamaya başlar.

Vivekananda’yı kucaklayan alkış da, şimdi kendi bedenlerini hep daha iyi edecek bir doğu anlayışını koşulsuz kabul etmek de batıyı bir arada tutan bir şey olarak gelişiyor belki de. Duyduğum korkunun benim mi yoksa batının benim bedenimle ilgili duygusu mu kestiremiyorum. Sara Ahmed Affective Economies’de şöyle diyor:

Milliyetle kimliklendirilen sevgi ile kendini gösteren korku bedenleri büzmez. Korkulan nesneye yüz çevirmek, yüzünü eve döndürmek, eve dönmektir. Kendi kimliğine duyulan sevgiyle ifade bulan korku ise bedenleri büzmeden, bireysel ve kolektif olarak daha çok alan kaplamaya yöneltir. (130)

Batı Amerika’dayım. Pasifik kenarında okyanusun üzerine batan güneşi izliyorum. İki coğrafyayı ayıran büyük su birikintisine bakıyorum. Salman Rushdi’nin sözü geliyor aklıma; “Bizi birleştiren şeyler belki ayıran şeylerden daha büyüktür.” Sörfçüler tahtalarını kucaklamış birer birer sudan çıkıyor. İnsanlar köpeklerini gezdiriyor. Bana öyle geliyor ki Amerika’da her şey büyürken köpekler küçülüyor. Kendi sağlıklı ve gürbüz bedenlerine daha çok yer açıyor insanlar. Kumlarda oturup sigara içmek yasak ama biraz sivil itaatsizlik yapıyorum. Burada sigarayı bir ben, bir de evsizler içiyoruz. Batı sigarayı doğuya bırakmış. Doğudan sadece işine geleni kucaklıyor, alkış sadece üç dakika sürüyor. Ben ise doğu kökenli bir pratiği öğrenmek üzere en batıya kadar gelmişim, bu beni hepsinden daha oryantalist yapıyor. Hocamın “eviniz bedeninizdir,” diyişini düşünüyorum. Ev/beden üzerinde bu kadar iktidar dolabı dönerken kendimi huzursuz hissediyorum. Kimi zaman çalınacak bir şeyi olmayan, içi boşaltılmış bir doğulu, kimi zaman uykusundan korkutularak uyandırılmış kız çocukluğunu iyileştirmek için uçaklara atlayıp dünyayı gezen bir batılı olarak okyanusa karşı sigaramı içiyorum. Saplantılı bir sağlıklı beden telaşıyla birazdan California şarabı eşliğinde vejeteryan yemeklerini yemek için evlerine çekilecek insanlar. Sabah da sağlıklarını birlikte kutlamak için gruplar halinde jogging yapmak için yine buraya gelecekler. Şimdi sokaklar evsizlere kalıyor.


 

Referanslar:

Ahmad, Sara. “The Orient and the Others”. Queer Phenomology. Durham & London: Duke University Press, 2006, 110-156.

________ “Affective Economies”.

Baudrillard, Jean. Amerika. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1996.

Long, Ray. The Key Poses of Yoga. Canada: Bandha Yoga Publications, 2008.

Rea, Shiva. Embodying the Flow Yoga Hocalık Eğitimi, Kişisel ders notları, 2009.

Ruiz, Fernando Pages. “Krishnamacharya’s Legacy: Modern Yoga’s Inventor”. Yoga Journal

 Online. 28 Ağustos 2007.

http://www.yogajournal.com/article/philosophy/krishnamacharya-s-legacy/ Son

erişim 13 Ocak 2016.

Said, Edward. Oryantalizm. İstanbul: Pınar Yayınları, 1982.

Tonkin, Boyd. “Salman Rushdie: “Fiction Saved My Life”. The Independent. 11 April 2008, 2-4.

Read Full Post »

İyi yoga öğretmeni yoktur, senin yoga öğretmenin vardır. Seninki de hepsinden iyidir.

Tanıtımlarda, “ilk benim, bir tek benim” demeyi, denmesini sevmiyorum, ama…Pek çok şeyi ilk yapan insan olmak özellikle seçtiğim bir şey değildi. Ama yoga ülkemizde o kadar yeni ki, yabancı diliniz varsa, araştırmacı ve girişimci bir insansanız ilk ya da tek olmaktan kaçınılmıyor. İstanbul Cihangir Yoga’da aldığım hocalık eğitimi ile yetinmeyip kendi yolumu ararken karşıma çıkan, dünyanın en yenilikçi yoga öğretmenlerinden Shiva Rea’nın geliştirdiği Prana Flow Yoga’nın Türkiye’deki ilk sertifikalı öğretmeni olmak gibi. Ya da dünyanın en büyük dergilerinden Yoga Journal’ı Türkiye’ye getirmek için ilk iletişimi kurmak (neyse ki bu işin altına girmemek), 800 saatlik, dünyanın en kapsamlı uzaktan yoga felsefe ve tarihçe eğitimini sunan Feuerstein Enstitüsü’ne kabul edilen ilk Türk öğrenci sıfatını almak, yaşayan en büyük yoga üstadlarından B.K.S Iyengar’ın derslerine katılma şansını bulan tek Türk olmak gibi (benden başkası varsa ve bilmiyorsam bağırmadan öne çıksın lütfen).

Sadece bu paragrafı okumak benden ders alma isteği doğurdu mu? O zaman ben senin öğretmenin olmayabilirim.

Yoga öğretmek için, yoga yapan değil yogayı yaşayan bir insan olmak daha değerli. Bildiklerini, kendini öne çıkarmadan aktarmak, çünkü yoganın hepimiz için, binlerce yıldır varolan bir anlayış olduğunu bilmek, derinine inip kendi dönüşümüne teslim oldukça, bu anlayışı aktarma isteğinin de derinleşmesi daha önemli.

Bir yoga öğretmeninin nasıl bir yoga öğretmeni olduğu resimlerinden, duvarına astığı sertifikalardan belli olmaz. Bir yoga insanının ne kadar yoga insanı olduğu, kendini dönüşüme açabilme kapasitesinden, değişimini vücuda getirebilmesinden, egosuyla varolmak değil, egosuyla uğraşma çabasından belli olur. Eğer yogayı doğru anladıysam, bu böyle olsa gerek. Binlerce dolar verip eğitimini aldığım Shiva Rea’dan bir şey öğrenemediysem, ilişkide olduğum canım yoga insanlarından bir şey alamadıysam, bunlar beni değiştirip iyileştirmediyse bunlardan bahsetmenin de anlamı olmazdı.

Herkese ulaşabiliyor olmak, çok görünür ve çok tercih edilir olmak iyi öğretmenlik anlamına gelmez. İyi bir pazarlamacı, veya hırslı biri de olabilir bu en ünlü öğretmen.

Kendini pazarlamak yanlış değil. Dünya bugün böyle, kendini pazarlayamıyorsan yoksun. Bakkalla, tesisatçıyla, ailenle, sevgilinle kurduğun her ilişkide bu böyle.

Pazarlama çabası ile ortamın tek ve biricik “yogacı”sı olma hırsı bambaşka şeyler. Hep aynı şeyi söyleyerek, kendini hep aynı dağın tepesinde göstererek, aynı akımlara ve kişilere saldırarak varolmaya çalışmak pazarlama değil, köşe kapma hırsıdır. Pazarlama, yaratıcılık gerektirir. Fikri hırsızlıkla,ötekine laf atarak kendini yüceltmeye çalışmakla olacak iş değil. Öyle olsaydı, reklam piyasası dünyanın en büyük pazarlarından biri olmazdı.

Uzun süre, alçakgönüllülük ile büyük egolu olmamayı birbirine karıştırdım. Sandım ki, aldığım eğitimlerden, aslında halime vaktime yansıyan yoga aşkımdan çok bahsedersem egoma yenilmiş olacağım, sürekli kendinden bahseden, sahip olduğu küçük zaferleri abartan insanlara döneceğim. Meğer, oldukça değerli bilgimin küçük görülmesine yol açıyormuşum. BENİM bilgim değil, verilmiş bilgimin.

Bir yoga öğretmeninin ne kadar iyi bir öğretmen olduğunu, size ne verebileceğini katıldığı workshop sayısından, sayıp döktüğü ve hiç duymadığınız hoca isimlerinden, bacağını ne kadar açabildiğinden anlayamazsınız. Hayat hikayesine bakarak bir ipucu edinebilirsiniz belki. Hayatta kendiyle derdi olmuş mu, yoksa hep mükemmel bir insan mıymış… Az ya da çok mücadelesi olmuş mu, yoksa her şey önüne mi gelmiş… Büyümeye gerek duymuş mu, yoksa ergenlikle mi yetinmiş… Sizinkine benzer yollardan mı geçmiş, tepeden mi inmiş…

İşte bütün bunlar yüzünden ben, bana bakarken “acaba iyi bir yoga öğretmeni mi” diye değil, “acaba benim yoga öğretmenim olabilir mi,” diye bakın istiyorum. Çünkü ben de herkese yoga öğretemem. Bir yere kadar nefes derim, odaklanmak derim, içe bakmak derim, omuzlarının içine çökme, derim ama çok uzağında olduğum değerlerle yaşayan insanların dilini bilemem. Ne ben onları anlarım, ne onlar beni anlar. Ortak yoga dilini oluşturana kadar birbirimizin kara deliklerine düşebilir, boşuna debeleniriz. Kendimde henüz halledemediğim sorunlarla karşıma çıkana faydan dokunmaz, ancak karşılıklı direnç geliştiririz, birimiz bunu farkedene kadar yogamız kavga olur, yoruluruz. Ben de bu yüzden herkese yoga öğretemem.

Bugün öğrencim olan, yarın öğretmenim olur. Bugün beni istemeyen, yarın beni arar. Bugün tercih etmediğim değerler, yarın baştacım olur. O yüzden şimdi ve burada beni iyi bir öğretmen adlediyorsan, şimdi ve buradaki benim iyi öğrencim olduğundandır. Kötü öğrenci yoktur elbet, uygun öğrenci vardır. Ama sana uygun olan/olmayan öğretmen de vardır, kötü öğretmen de. Kötü öğretmen, kendine öğretmenlik yapamayandır. Ben, benin en iyi ve en uygun öğrencisiyim.

Bir bakışta anlaşılmaz tabi, ben senin hocan mıyım, sen benim öğrencim misin. O nedenle 21 derslik paket satın almalısın ki birbirimizi tanıyalım, birbirimize uygun muyuz görelim.

İşte buna ben pazarlama derim 🙂

Read Full Post »

Yoga, kimseye ait değil. O, binlerce yıllık bir geçmişe sahip, herkesin kabulüne ve kullanımına açık bir yaklaşım, disiplin. Yani kimsenin yogası “daha doğru” değil, sadece bana/sana daha yakın, bana/sana göre ya da bana/sana daha uygun. Yoga zaten sadece bir yol. Farkındalık gelişimine, bütünlük hissine giden yollardan birisi. Zen’in de, Budizm’in de, meditasyonun da, yoganın da sonunda varacağı yer samadhi, tanrıyla bütünleşme hali. Dolayısıyla herhangi bir yoga ya da spiritüel yaklaşımın diğerinden daha üstün olduğunu söylemek, konuyla ilgili hiç bir şey anlaşılmadığına dalalet eder. Aynı şey, yoganın içindeki değişik okullar için de geçerli. A yaklaşımı B okulundan daha üstündür, ya da C yogası yapmadan yoga anlaşılmış olmaz gibi söylemler doğru değil.

Yoganın doğuda mı batıda mı daha iyi öğrenileceği tartışmasına bu açıdan yaklaşırsak… Yoga, bütünlük demek. Dualitelerin, yani karşıt ikiliklerin kendi doğalarını koruyarak bütünleşmesi. Yin-yang sembolü gibi. İki karşıt olan siyah ve beyaz bütünleşerek bir bütün daire oluşturuyor, birinden bir parça diğerinde yer alıyor.

İnsan beyni de sağ ve sol olmak üzere ikiye ayrılıyor. Sol beyin mantıklı, analitik ve parçalara bakan düşünceleri yönetirken sağ beyin sentezleyici, bütüne bakan, hissetmeye ilişkin taraftır. İkisi birlikte işler. Biri diğerinden bağımsız çalışamaz, biri diğerinden daha üstün değildir*. Dünyanın iki yarısı gibi.

Batı, beynin sol yarısı gibi mantık, parçalara ayırma ve detayları inceleme yolunu seçmiştir. Dünyayı anlamak için bilimi geliştirmiş, kurallarını metodunu oluşturmuştur. Doğu, makro sistemin mikro sistemde de varolduğu düşüncesi ile evreni bütünüyle anlamak için, onun yansıması olan insana yani zihin-beden organizmasına bakmıştır. Her ikisi de aynı şeyi arar; kimiz, neden burdayız… İkisinin de yöntemi farklı ve eşit önemdedir. Ancak batı, doğunun her şeyine olduğu gibi bu yaklaşımına da her zaman, evdeki beslemeyle alay eden şimarık konak kızı gibi parmağını göstere göstere gülmüştür. Bunun elbette ki tamamen ekonomik nedenlerini en güzel, Oryantalizm terimiyle Edward Said anlatır. Zengin kaynaklı doğu ülkelerinin kaynaklarını elinden alabilmek için oradaki yaşamı, tarihi, geleneği ve düşünceyi bastırması gerekmiş, bunun için de kendi yaklaşımını, bilimi ve parayı üstün görerek diğerini “zayıf öteki” haline getirmiş, yani beyninin sağ yarısını bastırmaya başlamıştır. Kolonyalist batı düşüncesi, doğunun yaşam tarzından sanatını, ekonomisinden politikasına her şeyini aşağılarken bir yandan da kendinde olmayan kaynakları sömürmüş, semirmiştir. Doğadan kopmuş, onu hırpalayarak kendine yer açmıştır. Bu sanki, güneşin doğuşunu kaçırarak her gün, sadece gün batımını görmeye benziyor. (Hayatımızda kaç kere güneşin doğuşunu izledik? Bunun doğuya bakmakla bir ilgisi olmalı…) Zamanla kendini iyice beynin sol yarısına kaptıran insanlık, doğal olarak sol yarının önceliklerini daha üstün görmeye başlamış ve hiç bakmayarak körelttiği yanını dövmeye devam etmiştir. Bir sağ beyin aktivitesi olabilecek inancı da kurallar bütünü ve bastırma mekanizması haline getirmiştir. Doğu ise, batı ile farklılığını bilmiş, buna saygı duymuşve ötekini suçlayıp küçümsememiştir. Hatta batının kendine ettiğini bile kabul etmiştir. Örneğin, ayurveda gibi binlerce yıllık bir geçmişe sahip, mucize gibi uygulamaları, tedavi ve koruyucu yöntemleri olan yaşam bilimini bile batı tıbbına üstün görmemiştir. İkisinin de gerekli olduğunu, hastalandıktan sonra batı tıbbının mecbur olduğunu ama bu mecburiyete gerek kalmadan, insanın ayurveda ile korunabileceğini söylüyorlar. Ayurvedayı, hatta yogayı batıda böyle popüler hale getiren de kendileri değil. Değeri anlayan batılılar tarafından taşınıyor, tarihte hep olduğu gibi… Kimi batılı yogayı gerçekten anlıyor, yaşıyor ve paylaşmak için taşıyor, kimisi satmak için. Bir şekilde taşınıyor ve bu süreç de devam ediyor.

Hayat değişimdir. Her an her şey değişir. Buna direnmek, bir ağacın büyümesini durdurmaya çalışmak gibidir. Hiç bir canlının büyümesini durduramayız, değişimi engelleyemeyiz, Teneke Trompet’in büyümemek için cüce kalan Oskar’ı gibi olamayız. Evrimi durduramayız. Yoga batıya taşındıktan sonra, elbette ki doğuda olduğu gibi kalmamış ve evrilmiş. Sadece spor haline geldiği de, felsefesi ile öne çıktığı da olmuş. Ama beyninin sol yarısı daha güçlü olan batı, sağ yarıyla tanıştıkça mutlaka bir değişim olmuş, daha doğrusu değişim başlamış. Zaten yoganın amacı iki tarafın dengelenmesi, yani samasthiti hali, yani ida ve pingalanın dengeli akması. Bu, batı tarafından da başarılmaya başlandıkça, batı anlayışıyla yetişmiş ama doğu yaklaşımıyla yeniden doğmuş insanlar gelişmeye başlamış. Bu insanlar, adaptasyonda başarılı olarak, özünü korudukları yogaya anatomi bilgisi katmışlar, gündelik hayat deneyimleri koymuşlar, bilimsel yaklaşım ile zenginleştirmişler ve bunu tabi ki, batının yoluyla aktarmaya yani ister istemez reklamını yapmaya başlamışlar. Bu kaçınılmaz evrime karşı durmanın, yoganın batıya taşınmasından haz etmemenin, tarih boyunca batının doğuya yaptığını tekrar etmekten farkı yok. Batıda sadece asana uygulanıyor, yoganın felsefesi yama niyaması her yerde hakkıyla öğretilmiyor olabilir.

Bugün Hindistan’ın en önemli yoga okullarından birini yürüten TKV Desikachar, zamanın en güçlü hocalarından Krishnamacharya’nın oğludur. Babası her gün yüzlerce insana yoga öğretir, yoga terapi ile tedavi ederken o mühendislik okumuş, yogadan uzak durmuştur. Okulunu bitirmiş, Delhi’de iyi bir şirkette iş bulmuş, gitmek üzere harekete geçmiştir ki, bir gün evin önünde otururken bir araba durmuş, içinden batılı bir kadın ağlayarak çıkmış ve koşarak, kapının önüne çıkan Krishnamacharya’nın kollarına atlamıştır. Yarı çıplak gezen babasının kollarında ağlayan bu kadını gören Desikachar, zamana göre gayet absürd olan bu davranış karşısında önce utanmış sonra babasına neler olduğunu sorunca Krishnamacharya, kadının yıllardır uykusuzluk çektiğini, ilk defa bir önceki gece rahatça uyuduğu için kendisine teşekküre geldiğini anlatmıştır. Çok etkilenen Desikachar, Delhi’deki işe gitmekten ve mühendislikten vazgeçer ve babasıyla yoga çalışmaya karar verir ama bir şartı vardır, tanrıdan bahsetmek yok! Krishnamacharya gülümser ve kabul eder. Sadece asana çalışırlar. Desikachar der ki, yıllar süren asana pratiğinden sonraydı, ben tanrı fikrine kavuştum…

Yoga yapmaya başlamak için felsefesini bilmeye gerek yok. Yani zihinden değil, bedenden başlamanın bir sakıncası yok. Tanıdığım çoğu yoga meraklısı pratikle başlayıp bu bilgiyi derinleştirmek isteyen insanlar. Daha sağlıklı sanki… Çünkü felsefeyi ne kadar bilip uyguladığımızı sansak da, zihinle sınırlı kalmayıp vücuda getirdiğimizde (embodying), her şeyin başka olduğu, zihnin yanılsamaları rahatlıkla görülüyor. Önemli olan sonuçta insanın ne aldığıdır. Yoga sabit değil, bir yaratıdır. Yoga Sutra’da da denir, bu öğretiden herkesin ne alacağı bireyseldir, kendine özgüdür. Bu nedenle, aynı eğitimi alsa da herkesin öğretiş tarzı bir olmaz. Birbirinin kopyası öğretmenler görüyorsak, asıl bundan endişe etmeliyiz.Yoga yerinde sayıyor diye şaşırmalıyız. Eğer yama niyama bilmeden de yoga yapan mutluysa, sağlıklıysa neden karşı duruyoruz? Böyle kalacağını nereden biliyoruz?

Yoganın hala/artık sadece Hindistan’da öğrenileceğini savunmak, yalnız ve yalnızca  Çin’de üretilen ipek istemek gibi geliyor bana. Ya da Hindistan’da mühendislik eğitimi verilmesine karşı durmak gibi… O zaman biz de yoga öğretmeyelim, Hintli değiliz…

Lübnan sınırında İsrail askerlerine taş atan Edward Said. Haklı gerekçeleri var. Ama yoga sözkonusu olunca bu taşı fırlatmaya gerek yok…

(*) Beyninizin hangi yarısının daha güçlü çalıştığını test etmek için linkteki danseden kadına bakın. Saat yönünde dönüyorsa sağ, saat yönünün tersine dönüyorsa sol yarısı daha güçlü çalışıyor demektir. Bu tabi ki sabit değil, yarın baktığınızda farklı görebilirsiniz. http://www.heraldsun.com.au/news/right-brain-v-left-brain/story-e6frf7jo-1111114603615

Read Full Post »

Niyet – Sankalpa

Samudra Global School for Living Yoga hocalık eğitiminin bir parçası, 30 günlük bir sadhana gerçekleştirmek. Yeni aydan yeni aya, ya da dolunaydan dolunaya gerçekleştirilen hatha sadhanamı bugün bitirdim. Sadhana, Sanskritçe pratik, uygulama demek. Yoga yapmak değil de yaşamak olunca, sadhanın anlamı da pratik yapmanın ötesine geçiyor. Canım Shiva Rea, altı farklı sadhana öneriyor; Hatha (ahenk verici, dengeleyici), Vira (ateşleyici, zorlayıcı), Shanti (stres azaltıcı), Bhakti (sevgi treni), Sağlık (ayurvedik tedavi destekli) ve Yaratıcılık (sanatçılar için). Her birinin kendi ritmi, sembolü, mantrası, asanası var. Başlamak istediğinde hangisi o andaki durumuna uygunsa onu seçiyorsun. Mentorunla iletişim halinde bir ay boyunca sadhanayı gerçekleştiriyorsun. Daha doğrusu o gerçekleşiyor. Sadhana, yoganın her adımı gibi kendi içinde bir bütün dalga olarak transformasyona hizmet ediyor. Her şeyi düşünen Shiva Rea, bunu da yerli yerine oturtmuş!

Başlamadan önce bir haftalık bir hazırlık süreci gerekiyor. Ortamı, kendini ve en önemlisi niyetini hazırlıyorsun. “Bu sadhana neye hizmet edecek? Hayatımda neyin değişmesini istiyorum? Amacım ne?” gibi bir kaç soru cevapladıktan sonra sıra Sankalpa’nı hazırlamaya geliyor.

Sankalpa’nın en doğru Türkçe karşılığı niyet olsa gerek. İngilizce’si goodwill. Sankalpa için kısa ve güçlü bir niyet cümlesi kurmak gerekiyor.  Basit, neye niyet edersen o oluyor. Ama niyeti doğru kurduğunda, vay, çok güçlü…

Tabi Sankalpa sadece pozitif kelimelerle bir niyet cümlesi yazmaktan daha derin bir şey. Upanişadlar’da denir ki, sen en derinde yatan arzunsun*. Doğru bir sankalpa için gerçek niyetin bilinmesi daha iyi. Gerçek niyetin, yani hayattaki amacın ne olduğu da değişik yollarla keşfedilebilir; üzerine meditasyon yaparak (21 gün dinamik meditasyon iyi bir fikir olabilir), yoga nidra, yoga, ya da soruyu evrene göndererek… En derinde yatan arzumuzun keşfi bir hayat yolculuğunun ta kendisi de olabilir, ona giderken minik sankalpalarla yol katedilebilir.

Niyet belirlendikten sonra Sankalpa programlanıyor. Daha doğrusu Sankalpa kodlarıyla beyin programlanıyor. NLP gibi pozitif kelimelerle ve şimdiki zamanla, birinci tekil şahıs için kuruluyor. Başkası için sankalpa kurmak, başkasını değiştirmemiz nasıl mümkün değilse, olası değil. Örneğin, “öfkeli değilim,” doğru bir sankalpa değil, negatiflik içeriyor.  “Sakin ve huzurluyum,” demek daha faydalı.

Genellikle, negatif yanımızı değiştirmek istediğimiz için spesifik, özel bir yönümüze yönelik sankalpa kurabiliriz ama niyetin resme daha genel bakarak oluşturulması gerek. Yani, sigarayı bırakmak için niyet edeceksek, “artık sigara içmeyeceğim,” yerine “kendimi sigaradan özgürleştiriyorum,” denebilir ama bu da sorunu tam olarak çözmez. Semptom gider, sigara bırakılabilir ama sigara içmenin altındaki nedene dokunmamış oluruz. “Bedenime iyi bakıyorum, sağlıklıyım,” gibi bir cümle daha uygun. İlla yazı olması şart değil, niteleyen bir çizim de olabilir. Bunun için Hıdırellez’i beklemeye gerek de yok… Kulağa Secret, ya da çekim yasası gibi gelse de, “100.000 dolarım olsun” gibi sankalpaların çalışacağını pek sanmıyorum. (“Ekonomik olarak özgürüm ve bütünle uyum içinde yaşıyorum” olabilir belki).

Üçüncü aşama, belirlenen niyeti evrene göndermek veya belli aralıklarla ya da istendiğinde tekrar etmek. Gerçekleşene kadar Sankalpa değiştirilmiyor. Hiç bir şey bir gecede olmuyor tabi ki, kendimize zaman tanımamız gerek. Önemli olan gerçekten niyet etmek, niyete güvenmek, değişmesi istenen durum devam ederken suçluluk duymamak ve ümidi kaybetmemek.

Sadhanam boyunca, tasarladığım yoga pratiği rutinine uyamadığımda bile, sankalpamda niyetlendiğim şeyleri yaptım, hem de efor sarfetmeden, kendiliğinden. Uzun zamandır değişmesini istediğim bir şeyin değiştiğini gördüm. Anladım ki olay sankalpadır, Shiva Rea da dünyanın en süper insanıdır. 🙂 Şimdi niyetim, yeni bir sankalpa ile yeni bir sadhanaya başlamak (Sankalpa için mutlaka bir rutin, sadhana gerekmiyor. Ben sadhana fikrini sevdiğim için öyle yapıyorum). Ve niyetim, küçük sankalpalarla o en derin arzuma ulaşmak. Kimbilir, belki de burnumun ucundadır…

Trust the process, surprise always comes.
Gila Şeritçioğlu, Gestalt oturumu

(*) Desire kelimesini arzu olarak çevirdim ama burada kastedilen, hayat amacı gibi bir şey:

You are what your deep driving desire is.
As your desire is, so is your will.
As your will is, so is your action.
As your action is, so is your destiny.

– Bribadarshakya Upanish

Sankalpa kaynakça:
Samudra Global School of Yoga, Living Yoga Sadhana kitapçığı
The Nature of Sankalpa – Swami Anandakumar Saraswati (yogamag.net)
Resolve to Evolve – Catherine Guthrie (Yoga Journal)

Read Full Post »

Prof%20T%20Krishnamacharya3Sri Tirumalai Krishnamacharya, dünyada oldukça yaygın olarak uygulanan yoga türlerinin geliştiricisi, hatta icat edenidir. Yoganın batıya taşınmasında önemli rolü olan Indra Devi, Asthanga Yoga’yı dünyaya yayan Sri Pathabi Jois, asanayı hizaya getiren Iyengar , yoga terapi ve kişiye özel viniyoga’yı geliştiren  T.K.V. Desikachar, Krishnamacharya’nın öğrencileridir.

Yoganın reformistlerinden olan Krishnamacharya’nın hayatına dair fazla döküman yok, ne bir hatıra defteri, ne fazla fotoğraf. Öretmenliğinin ilk yarısında sert, haşinken, hayatının son yıllarında son derece neşeli, yumuşak başlı ve her şeyle dalga geçen bir adam olduğu anlatılıyor.

Krishnamacharya 1888’de, İngiliz yönetimindeki Hindistan’da doğuyor. Bu dönemde yoganın esamesi okunmuyor, İngiliz yönetimiyle iyice karanlığa gömülmüş. Beş yaşındayken, babası tarafından yoga ile tanıştırılan Krishnamacharya, Nathamuni isimli bir gurunun soyundan geliyor. Gençliğinde yoga, Sanskritçe, mantık, matematik, hukuk çalışıyor ve 16 yaşında Nathumi’nin tapınağına gidiyor ve hayatta olmayan Nathamuni ile saatlerce  eski bir metin olan Yogarahasya (Yoga’nın Özü) üzerine konuşuyorlar. Krishnamacharya öğretisinin temellerinin dayandığı metinlerden biri bu.

Yoga ve asanaları çalışmaya devam eden genç Krishnamacharya, Brahmachari isimli bir guru ile karşılaşıyor ve onunla yedi sene, Patanjali’nin Yoga Sutra’larını, asana, pranayama ve terapötik yoga çalışıyor. Daha sonra Yoga Sutra’ların asıl yoga metni olduğunu ve hayat boyu çalışılması gerektiğini söyleyecektir.

Yoga o zamanlar (1920’ler) popüler olmadığı için, Krishnamacharya yoksulluk içinde yaşamaya başlar. Evlenir, bir yandan bir kahve plantasyonunda çalışıp, bir yandan ders verir. Bu dönemde yogaya ilgi, yoga bedeninin girdiği değişik şekillerin sergilendiği ve dişlerle ağır objelerin kaldırıldığı ilginç demonstrasyonlarla artıyor. Bu, Krishnamacharya’nın da aklına yatar. İlginin artması için o da gezip gösteriler yapar.

1931’de şansı döner ve Mysore’daki Sanskrit Okulu’nda çalışmaya başlar. Burada hem iyi maaş almakta, hem de tüm zamanını yogaya vermektedir.

Mysore’un yönetici ailesinin dikkatini çeker ve Maharaja’nın (kral) rahatsızlıklarını gidermesi üzerine, sarayın bir salonunu yoga okulu (şala) haline getirmesi teklif edilir. Bu dönemde Krishnamacharya Asthanga Yoga’yı, yani hareketlerin seri halinde birbirini takip ettiği vinyasa yogayı geliştirir. Patabhi Jois’in hiç değiştirmeden taşıdığı ve bugün de uygulanan, başlangıç, orta ve ileri olmak üzere üç temel seri geliştirir.Krishnamacharya_T-1e703

Krishnamacharya’nın öğrencileri genç erkeklerden oluşmaktadır. Bireysel ve grup dersleri verir ama kadın öğrenci kabul etmez. Ta ki Mysore hanedanının yakın dostu Rus bir kadın olan Indra Devi kapısını çalana kadar. Devi önce reddedilir ama o kadar ısrar eder ki, Krishnamacharya bir kadına, hem de yabancı bir kadına yoga öğretmeye ikna olur. Başlangıçta günün garip saatlerinde ders vermekte ve oldukça zor bir diyet yaptırmaktadır. Indra Devi her zorluğu aşar ve gurunun zamanla çok yakın dostu da olur. Devi, bu dönemde aldığı ders notlarıyla 1953’te bir best-seller yazacaktır (Forever Young, Forever Healthy). Çin ve Sovyetler Birliği’ne yogayı taşıyan Devi 1947’de Amerika’ya taşınır ve Elizabeth Arden, Marilyn Monroe, Greta Garbo gibi ünlülere yoga öğretmeye başlar. Zamanla Asthanga Yoga akışını kendi yumuşak yöntemine çevirir.

Iyengar da bu dönemde Krishnamacharya’nın öğrencisi olur Çok parlak bir öğrenci değilken, bir gün, verilecek derste hareketleri gösterecek öğrenci ortadan yok olunca iş Iyengar’a kalır. Hocasını şaşırtacak derecede başarılı olan Iyengar ile hocası özel olarak ilgilenmeye başlar.

1947’de Hindistan bağımsızlığını kazanıp hanedanlıklar yok olunca Krishnamacharya’nın okulu da kapanır. Vivekananda Üniversitesi’nde çalışmaya başlar. Bedene özel yoga uygulama yöntemleri geliştirir. Her hareket, değişik beden türlerine göre modifiye edilebilir… Krishnamacharya yoga ile değişik hastalıkları da tedavi edince adı şifacıya çıkar. Bugün Viniyoga diye bilinen, kişiye özel yoga terapi, oğlu T.K.V. Desikachar tarafından öğretilmektedir.

1989’da ölmeden önceki son yıllarında asanalar kadar ruhsal öğretilere de önem veren Krishnamacharya öğretisini kadim yoga metinlerinden derleyerek geliştirmiş, öğrencilerini de yoganın evrimine katkıda bulunmaları için cesaretlendirmiştir. Krishnamacharya, 1989’da, 101 yaşında ölür.

Öğrencileri ise bu geleneği devam ettirerek kendi öğrencilerinin gelişimlerini desteklemişlerdir. Bugün kendi okullarını geliştirmiş, ülkemizde de pek çok yoga hocasının özgeçmişinde adı geçen, çoğu Amerika’lı isim, işte bu gelenekten, Krishnamacharya akımından gelmektedir. Aşağıdaki resimde tamamı görünmeyen bu isimler, Krishnamacharya akımıyla yetişmiş ve yogayı günümüze uyarlamış kişilerdir. (Aşağıdakilerin yanı sıra Tias Little, Scott Blossom, Chris Chavez, Richard Freeman ismi geçmesi gereken hocalardır). Yoga, doğası gereği, daha doğrusu doğanın gereği aynı kalmayacak, evrim geçirerek yaşadığı güne uyarlanacak, gelişecektir. Krishnamacharya, işte bu yolu açmıştır.

 kmlineage

 Kaynaklar:

Fernando Pages Ruiz, Krishnamacharya’s Legacy, Yoga Journal

T.K.V. Desikachar, The Heart of Yoga

Read Full Post »

Sık Sorulan Sorular

Bana sık sorulan sorular ve cevapları.qmark

Yoga bir din midir?

Hayır. Yoga için disiplin demek daha doğru. Tarihine baktığımızda, Hinduizm ile aynı kökten, antik Hindistan’dan geliyor olsalar da, ikisinin gelişimi farklı olmuştur. Yoga, hatha yogaya evrilmiş, yani yoga disiplinine dönüşmüştür. Yoga yapmak için belli bir şeye inanmaya gerek yok. Yoga hiçbir din ile de çakışmaz, ona karşı bir şey söylemez. Hatta, Yoga felsefesine derinden bakıldığında tasavvuf ile ortaklıkları görülebilir.

Yoga insanı sakinleştirir mi?

Yoga, kas, eklem, organlar kadar, sinir sistemine de etki eder. Pek çok nörolojik rahatsızlığa da iyi geldiği, stresi azalttığı bilinmektedir. Daha toleranslı, kabullenici ve anlayışlı olmayı, dolayısıyla da sakinleşmeyi sağlar.

Yoga zayıflatır mı?

Kanıtlanmış değildir. Yapılan türe göre yoga oldukça zorlayıcı, terletici ve efor sarfedici olabilir. Bu yoga türleri ile her kas grubu çalışır ve kalori yakılır. Fakat yoga, insanın kendisiyle barışmasını ve bedeni sevmeye yol açtığı için aslen zihinde olan kilo derdinin dinmesine yardımcı olur. Bedenimizle temas etmediğimiz için onun ihtiyaçlarından öte nasıl göründüğüyle ilgileniriz. İşte yoga bu anlayışı tersine çevirir. Böylece gerçekten ihtiyacımız olan şeye yönelip, bu yönelimin meyvelerini almamızı sağlar.

Ben konsantre olamıyorum, yine de yoga yapabilir miyim?

Evet. Yoga başlangıçta konsantrasyon gerektirmez ama sonucu olarak konsantrasyon artar. Yoga, konsantrasyondan daha çok odaklanmadır. Yoga yaparken bir şeye konsantre olmayız fakat bedenin değişik kısımlarına, yaptığımız asananın yarattığı hisse odaklanırız. Bu da zihni bedenin olduğu yere getirip zihin-beden bütünlüğünü sağlar. Başaramıyorsak, bunu bize gösterir ve olumlu yönde geliştirir.

Esnek değilim, yoga yapabilir miyim?

Evet. Yoga esneklik gerektirmez. Yoga, sınırlarla tanıştırır. Onları yavaş yavaş genişletmeyi öğretir. Yoga ile esneklik, çoğunlukla, zamanla kazanılır.

Kimler yoga yapabilir?

Nefes alıp verebilen herkes yoga yapabilir. Yaş, sağlık durumunda göre bir yoga herkes için var.

Ne tür yoga yapmalıyım?

Yeni başlıyorsanız, başlangıç dersleri veren yoga merkezlerinde herhangi bir derse katılabilirsiniz. Hoşunuza gitmezse, ki ilk denemeden etkileri görülmeye başlandığı için genellikle hemen sevilir, başka bir hoca ile başka bir başlangıç dersini deneyebilirsiniz. Yoga anlayışı ve bedene ilişkin bilgi geliştikçe, kişi kendi stilini bulabilir.

Yoga yaptığım için vejeteryan olmam şart mı?

Tabi ki değil. Yoga anlayışı derinleştikçe, et yemenin insan bedenine verdiği ağırlık keşfedilip ahimsa (diğer canlılara zarar verme) kavramı anlaşıldıkça et yemek kendiliğinden azalabilir ama şart değildir.

Yoga yalınayak mı yapılır? Ayaklarımı sevmiyorum ve utanıyorum, çorapla yapsam olur mu?

Yoga rahat kıyafetler ve yalınayak yapılır. Çorapla yapmak her şeyden önce güvenli değildir, hareketler içinde akarken kayma ve düşüp bedeni zedeleme olasılığı doğurur. Bunun yanı sıra yoga bedenle barışmayı sağlar. Biz genelde belden aşağısından utanırız. Hayat boyu bütün ağırlığımızı taşıyan zavallı ayaklarımız da bundan nasibini alır. Yoga belki de tüm organlara hakettiği değeri vermek için bir şanstır. (Just experience it)!

Yoga yapmaya başlar başlamaz etkilerini görecek miyim?

Yoganın etkileri daha ilk denemede hissedilir fakat gelişim doğası gereği basamak basamaktır (vinyasa krama). Her etkinin görülme zamanı da bedenden bedene değişir. Kimisinin bedeni sürekli bir çalışmayla iki ayda güçlenip üç ayda esnerken, kimisi bir ayda güçlenir ama aylarca esneyemez. Bedenin kendi gelişimine saygı duyup onun ritmini izleyerek çalışmak en değerlisidir. 

Çok popüler oldu şimdi yoga, ben popüler her şeye karşıyım…

Tam da bu yüzden yogayla tanışmalısın : ) Yaşadığımız karamsar hayatlardan çıkmanın bir yolu insanın kendiyle, doğasıyla teması elden bırakmaması gibime geliyor. O yüzden popülerleşmesinde hiçbir sakınca yok. Yeter ki güvenle ve dürüstçe öğretilsin.

Yogada ne başarılıyor?

Yoga yaparken bir şey başarılmıyor. Bilakis yoga, rekabetin, kıyaslamanın, yenilginin olmadığı bir yer. Hayatta bu şekilde işleyen başka bir şey var mı? Yoga beklentisizce yapıldığında en çok faydayı sağlıyor. Yogada beden, ruh ve akıl fayda görüyor.

Yoga uçurur mu?

 Uçurur, neden uçurmasın.  : )

Read Full Post »

Older Posts »

%d blogcu bunu beğendi: