Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Yoga Dergisi’

http://yogadergisi.com/yazarlarimiz/yazarlar/182-olgu-alibeygil/609-yoga-on-yargilariyla-mucadele-yontemleri 

Yaklaşın. Yoga bilmeyenlerin ön yargıları ile nasıl mücadele edebileceğinizi açıklayacağım.

Yogaya gönül verdiğimiz ilk günden beri, ister eğitmen olalım ister öğrenci, yoga hakkında hiç bir şey bilmeyenlerin ön yargılı fikirleri, geçtikleri dalgalar, saldırıları ile karşılaştık, karşılaşıyoruz. Gıcık oluyoruz, dişlerimizi sıkıyoruz ama bir “yogacı” sinirlenmemek zorunda olduğu (!) için o çok içimizden gelen tokadı atamıyoruz. “Ben altı yaşımdan beri” yoga yaptığım için bu yaklaşımlara çok maruz kaldım. Eh serde entellik ve etrafımdaki insanlar da bu minvalde olunca aşırı doz yüklendim. Neyse ki bazı  ön yargılar zamanla hafifledi ama bazıları da form değiştirdi, çoğaldı, yenilendi. Şimdi hepsine tek tek bakalım ve bu tarz yaklaşımlara karşı yanlış ve doğru tavırları karşılaştıralım.

  1. Yoga niye paralıcılar. Şahsen en sevdiğim grup bu. Hayatta kalmak için en çok ihtiyaç duyduğumuz şeye, suya oluk oluk para verirken, buna ses çıkarmazken neden yogaya para vermekten çekiniyorlar? Bu grubun içinde farklı yaklaşımlar var elbette ama kabaca üçe ayıralım: Yogayı din sananlarve spiritüel bir disiplin için para vermeyi gereksiz bulanlar (çünkü anneannesi de biliyor ya yoga yapmayı, isterse ondan öğrenecek), pintiler (fırsat sitelerinden kupon alıp stüdyolarınızı sırayla dolaştılar) ve pahalılıktan şikayet edenler (bir şey diyemiyorum).

Yanlış: Yoganın paralı olmasından şikayet edenlere karşı en yanlış yaklaşım bazılarınızın sık sık başvurduğu şu cümleler: “Ne yapalım, nasıl geçinelim?” “Stüdyo kirası ne kadar biliyor musun sen?” Bakın bunlar doğru değil, çünkü daha karşınızdaki insan henüz sizin yoga eğitmenliğini neden meslek olarak seçtiğinizi, niye stüdyo işlettiğinizi falan anlamış değil. Bir geçim sağlama yolu olarak yoga anlamsız geliyor. Kurumsal hayatı bırakıp yoga eğitmenliğini seçmiş olmayı hayalperestlik olarak görüyor (ki artık biraz da öyledir).

Doğru: Yogaya verilen paranın bir teknik öğrenmek için olduğunu belirtin. Teknik dediysem, “yoga spordur” isimli tehlikeli suya dalmadığımı belirteyim. Bir yaşam şekliyse yoga, tekniği de vardır elbet. Sadece aşağı bakan köpek değil, satya da teknik ister, ahimsa egzersiz ede ede kazanılır, sauca için yapılması ve yapılmaması gerekenler vardır. Yoga bir bilgi birikimidir ve siz bu bilgiye erişmiş, hâlâ da çalışmakta olan alimler olarak bilginizi aktarma işini bedavadan yapmak zorunda değilsiniz. Neden? Çünkü kapitalizm bunu gerektirir. Sistemi reddederek değiştirmek de olası değildir.

Peki gerçekten pahalı mıdır ve neden? Gerçekten ucuz değildir, nedenlerini de biliyorsunuz, anlatıverin.

  1. Doğudan gelen şey bilimsel değildirciler. Evet bu konu mühim. Arkasında yüzlerce yıllık oryantalist geleneğin yükünü taşıyan bu ön yargı da oldukça yaygın. Neyse ki yoganın faydaları üzerine yapılan bilimsel çalışmalar (ki bunları bir kitapta topluyorum, çok yakında!) bu yargıyı yıkmakta.

Yanlış: “Bilimsel olmak zorunda mı?” “Nazar da bilimsel değil, ama inanıyorsun?” yaklaşımı. Yahu ne yaptınız? Yogayı bilimden kopardınız, doğu-batı savaşına daldınız. Saçmaladınız.

Doğru: Kendi varlığı hariç her şeyden şüphe duyan şeye bilim denir. Bilimsel yaklaşım şüphecilik gerektirir. O nedenle yogaya karşı şüpheyle yaklaşılması da doğaldır fakat buradaki sorun, doğudan geldiği için ispatlanamaz inanışlar içerdiğine ilişkin ön yargıdır. Avrupa’nın doğusundaki ülkeleri ele geçirip sömürmek için onsekizinci yüzyıldan itibaren başlattığı koloniyalist akım doğulu olanı mistik, egzotik, bilimden uzak olarak tanımlamış, bastırmıştır. Edward Said’in oryantalizm tanımını/kitabını okumanızı öneririm. Bu baskılama ve sömürme yöntemini pek güzel anlatır. Kelimeyi literatüre kazandıran da kendisidir. Oryantalizm bitmiş değildir ama form değiştirmiştir. Uzun ve derin bir konu, ayrıca değiniriz fakat doğuda mı batıda mı olduğu müphem bir ülkenin insanlarının hem de bu devirde oryantalizme soyunması gülünçtür. Biraz bu konuda derinleşip tartışabilirsiniz. (Konuyla ilgili, bir ders için yazdığım makalenin taslağına göz gezdirebilirsiniz mesela; https://yolyoga.wordpress.com/2016/04/20/yoganin-antropolojisi/ )

Beynin iki yarısının eşit çalışmasından, dünyanın da doğu batısının birlikteliğinden, birinin diğerini bastırmasının arkasında sadece para olduğundan falan da dem vurabilirsiniz. Ne kadar kafa karıştırırsanız o kadar iyi.

Yoga ile uğraşırken batılı bilim adamı, düşünür ve psikologlardan destek almak da istiyorsunuz haklı olarak. Fakat bir Jung’a takıldınız kaldınız arkadaş. Dimağınızı biraz daha genişletmek için araştırmanızı öneririm. Örneğin Spinoza’dan daha çok destek bulursunuz, benden söylemesi. Keza dekonstrüksiyon öğrenebilirsiniz. Bilmiyor, öğrenmek istemiyor ya da bulamıyorsanız, bazı arkadaşların yaptığı gibi “ya şimdi Adler’den girer Barthes’tan çıkardım, anlamak için Lacan’ı yiyip yutman gerekirdi ama şimdi girmeyeyim,” falan gibi bir kıvırmayla işin içinden çıkabilirsiniz.

Bütün bunlara rağmen karşınızdaki nuh diyor peygamber demiyor mu? Yürüyün gidin uzak ufuklara doğru.

  1. Ay ben öyle oturamam, oo ben bu hareketleri yapamamcılar. Yoga duyar duymaz jnana mudra yapıp “omm” diyen fotocelli arkadaşlardan bıktık, değil mi? Bu arkadaşların gözünün önüne gelen şekil padmasana’da gözleri kapalı oturmuş bir figürdür. Boş boş oturmak diye tabir ettikleri meditasyonun hareketli bir versiyonu olduğundan bihaber bu arkadaşlar şimdilerde de instagram’da sergilediğiniz ileri yoga asanalarını görüp ürkmekte, yoganın bu ikisi arasında bir yerlerde olabileceğini düşünmemektedirler. Haklılar.

Yanlış: Komple instagram, facebook hesaplarınızda paylaştığınız aşırı asana resimleri. Yoga “pozu”nu poz vermek olarak algıladığınızdan şüphelenmeye başlıyorum.

Doğru: Meditasyon oturuşunun hedef, final olduğunu açıklamalısınız. Hepimizin oraya varmak, orada rahat kalabilmek için debelendiğimizi öğretmelisiniz. Abidik gubidik, aşırı yoga asanalarını sergilemekten vazgeçmeyeceksiniz biliyorum. Seviyor, güzel görünüyorsunuz, paylaşmak egonuza iyi geliyor, tamam. Ama o zaman “neydim, ne oldum” tarzı bir yaklaşım sergilemelisiniz. İleri asananın altına kimsenin anlamadığı iki dize döktürmek yerine hikayesini yazabilirsiniz; “yıl bilmem kaçtı, daha öne eğilip ayakkabılarımı bağlayamazdım, x yılda düzenli pratikle bu hale geldim, siz de yapabilirsiniz,” gibi. Ya da ortalama asanalardan şaşmayacaksınız. Bir savaşçının asaletini, yukarı bakan köpeğin vizyonunu, bir vrksasananın güçlü dengesini göstermekten çekinmeyeceksiniz.  Hasbelkader  yoga biraz yaratıcılık uyandırdıysa içinizde, en basit asanayı bile harika bir kompozisyonla sergileyebilirsiniz. Var böyle arkadaşlar, sanatçı oldular resmen, feyz alın.

  1. Yoga bilgisi Recep İvedik’in taytına, Cem Yılmaz esprilerine sıkışıp kalmışlar. Doğrusunu yanlışını bilmem; ağzının ortasına çakın iki tane.
  2. Aa sen yogacısın niye sinirleniyorsuncular. Bakın bunu uzun uzun tartışmamız gerekir. Yoga yapan öfkelenmez, üzülmez, nefret etmez, dedikodu yapmaz (hadi canım, hahah)… Yoga yapan sadece sever, hep mutludur, böcektir, kuştur… Arkadaşlar bunlar nereden çıktı, bileniniz var mı? Kendimizin de inandığı bu saçma fikirlere nereden kapıldık, kim kandırdı bizi?

Yanlış: Öyleymiş gibi davranmaya çalışmak. Et yediğini, sigara içtiğini, öfkelendiğini saklamak. Yani kendine ve herkese yalan söylemek. Yoga bilmeyenden daha cahil olduğunun farkında olmamak, bir yerde patlayıvermek, ortadan ikiye ayrılıvermek.

Doğru: Öncelikle anlamaya çalışalım, neden böyle düşünüyorlar/düşünüyoruz? Bu tuhaf fikirlerin kökenini araştıralım. Bu yalanları yazan kitapları yakalım, söyleyen ağızları kapatalım. Sonra kendimiz anlayalım; yoga sadece belli bir şekilde hissetmek, belli bir doğrultuda hareket etmeye çalışmak değil, hayatın HER ŞEYİ kapsadığını kabul etmek demektir. İçinizdeki şeytanla karşılaştınız diye o şeytan yok olacak demek de değildir. Ha yok olabilir, tavrını değiştirebilir amma bu da iki günde gerçekleşmez ablacım. Salt sevgi böcüğü olmak için basamak basamak ilerlemiş, sınırlarınla uğraşmış (buna kısa hamstring’lerin kadar normatif düzeni mesele etmen de dahildir), üstüne bir gün çat diye aydınlanmış olman gerekir. Öyle biri değilsin, böyle giderse de olamazsın. O nedenle yalan söyleme, neysen o ol. Millete de anlat ki adamı sinir etmesinler, benim gibi doğal birini görünce hemen dudak büküp eleştirmeye kalkmasınlar.

Son olarak, bu ön yargıların yogaya zarar verdiğini düşünüp sızlanmayın. Zarar gören yoga olmaz, yoga sektörü olur, sizin egonuz olur. Yoga sektörünün zarar görmesi ile ego meselesine de ayrıca çakacağım iki tane. Bi bitmediniz. Sağlıcakla kalın.

yoga-onyarg

Bu yazılar ne iş? 

Read Full Post »

http://yogadergisi.com/yazarlarimiz/yazarlar/182-olgu-alibeygil/587-asagi-bakan-kopekte-bulusalim-seninle

Dikkat!! Yüksek oranda hiciv içerir. Fazla ciddiye alan, üstüne alınan, ego yapan, çıkışan ayıp eder.

Ben bol bol yoga eğitimi almış, siz daha vitaminken Moskova’da Iyengar ile kahve içmiş (evet doğru bildiniz, bekase Iyengar. Rahmetli), yoga hocalığını bir süre underground olarak sürdürmüş, sonra “kendime kadar, arkadaş” diye kenara çekilmiş ama yoga okumalarını asla bırakamamış, pratikte de öğrenci olmaya karar vermiş bir kimseyim. Dili uzun falan da bir tipim. Huzursuz etmeyi severim. Sizi biraz huzursuz etmek, konfor alanlarınızı dürtmek, kendini ve yogayı fazla ciddiye almanın yogik bünyeye verdiği rahatsızlıkla sizi karşılaştırmak isterim.

Bu yazımda sizleri bağzılarınızın kullandığı “yoga sesi” nedeniyle kıyasıya eleştireceğim. Hazırsanız rahat bir oturuşta buluşalım (!)

Geçen gün yine bir yoga dersindeyim. Tanışmadığım bir hocanın orta seviye dersine gitmişim. Dersten önce hocamız tanımadığı, benim gibi tiplere soruyor haklı olarak; ilk defa mı yoga yapıyorsunuz, daha önce dersime girdiniz mi, vs. vs… Herkesin verdiği iki kelime cevapla yetinen hoca bana takıyor arkadaş… “Daha önce yaptınız mı,” “Evet.” “Nerde yaptınız?” (yahu cv mi vereyim) “On and off yapıyorum uzun süredir.” “Yani burada mı?” “Hmm evet burada da yaptım.” Sessizlik (hoca cevabımı beğenmedi)… sessizlik (ben de bi şey demedim daha, ne diyeyim, derse geçsek artık?) “Yani aynı dili mi konuşuyoruz, onu anlamaya çalışıyorum,” diyerek konuyu kapatıyor hoca, oh. Ama gözleri de deviriyor biraz, devriliyor o gözler… Tanışma faslından sonra öğretmenimiz bize alt metni derin manâlar taşıyan bir hikâye anlatarak kıssadan hisse veriyor. Buraya kadar sorun yok. Bir kitaptan bir pasaj okuyor… Hmm peki, okusun bakalım (benim gözler devriliyor). Neyse derse başlıyoruz. Sanıyorum, çocukluğuma dönüyorum… Aha, o çocukluk vizyonlarından biri gelecek, bir travma çözülecek galiba, yaşasın! Annem mutfakta yemek yapıyor, ben büyücek mavi mutfak masasının bir kenarında ödev. Radyo çalıyor ve beklediğim an, radyo tiyatrosu başlıyor… Efektör Korkmaz Çakar. Bazı radyo tiyatrocularının sesi çok güzel, doğal ama bazıları abartılı abartılı konuşuyor, yapmacık buluyorum, kendimi tiyatro oyununa kaptıramıyor, ne kadar yapmacık olduklarını düşünüp duruyorum. Vay be, ne çözülüyor acaba filan derken gözümü kulağımı bir açıyorum ki neyle karşılaşayım… Vizyon misyon yok, bayağı aynı dersteyim ve hocamız bir radyo tiyatrosundaymışcasına konuşuyor bizimle. Kendimi derse neden veremediğimi anlayıveriyorum.

Nefes ver diyor, devrik cümlelerle

YÜKSELİYOR SESİ ANİDEN dikkati çağırıyor ellere

ve birden alçalıyor bir sır verirmişcesine…

Amanın! Öğretmenim bir radyo tiyatrocusu, hem de yapmacığından! Hadi bu ses dalgalanmalarına alışmaya çalışıyoruz. Derken kafiyeli bir mısra “aşağı bakan köpekte buluşalım seninle,” diye bitince benim ipler kopuyor. Kahkaha atmıyoruz tabi, o kadar âdabımız var. Gözler fıldır fıldır dönüp devriliyor en fazla.

(“İşte sen çocukken o kötü radyo tiyatrocularına takmışsın, şimdi o yüzden rahatsız oluyorsun,” süper mega analizini yapan arkadaşları alnından öpüyor, devam ediyorum.)

Yahu neden buluşuyoruz aşağı bakan köpekte? Orası benim aşağı bakan köpeğim, benim alanım, senin ne işin var orda hoca? Hem belki benim nefesim sığ, nefes aldığımda öyle yeri göğü inleterek yükselemiyorum, yükselmeyeceğim bugün, niye bağırıyosun? Nefesim kendiliğinden alçaltacak belki beni, sesle niye yönlendiriyosun, mula bandha’mı niye kaçırıyosun hoca? Kafiyeli konuşunca sen, ilk üç çakramın sapıttığını hissediyorum ben. Güvende hissetmiyorum, sanattan soğuyorum, “ay benim derslerim ne güzelmiş meğer,” diye karnıma ağrılar giriyor (ilk üç çakrayı çaktınız). Bu kadarla bitmiyor. Daha sonra yeni bir hocanın dersinde de aynı çağrıyı duyunca, beni dalgalı, buğulu bir sesle aşağı bakan köpekte buluşmaya çağırınca hoca, tamam diyorum… Bunu siz istediniz! Başlıyorum dedikoduya. Yoga yapan herkese sorup, konuyla ilgili küçük çaplı bir araştırma yapıyorum. %20’lik bir kesim hiç takmıyor, süper aşmış insanlar bunlar, bana farketmiyor, diyor, hoca isterse ateş başında gitar çalıp şarkı söylesin, ben yogama bakarım. Bravo, şöyle insan olamadık. %80, konuyu dile getirir getirmez başlıyor şikayete. Hatta bu %80’in %20’si –toplam nüfusun %16’sı oluyor, “tamamen kopuyorum ben, hocayı duymamak için başka şeyler düşünmeye çalışıyorum, önümdekine bakarak yapıyorum,” diyor. Halk sinir oluyor efendim böyle şeylere. Rakamlarla da destekledim sanırım. Pazar araştırmacıyım ben ha, yeterli sayıda örneklem olmadan konuşmam. Sonuçlara ve kendi deneyimime dayanarak bir çağrı yapmak istiyorum hocalar: Doğal sesle konuşsak, ayağımız yere bassa herkes kendi TADASANA’SINI bulsa, uzaydan gelmişiz izlenimi yaratmasak, “yoga sesi” kasmasak, kendi sesimizi bulsak, aşağı bakan köpekte buluşmasak da orası öğrencinin alanı olarak kalsa? 

Şakası bir yana, gelelim kıssadan hisse kısmına… Abartarak bahsettiğim hoca alınmasın, şair ruhunun kendi özünü yansıttığını tahmin ediyorum. Gayet de güzel bir serileme ile dersi götürdü. Eh bu şairlik de biraz oturmuş kendisinde. Fakat ister istemez taklit ediliyor ve böyle bir akım oluşmaya başlıyor.  %80 büyük rakam, halk rahatsız…

Kaldı ki; öğrenciye ne kadar doğal bir ortam yaratırsak yaptıkları yoga da o kadar doğal ve onların olur. Arada espiri yapabiliriz (aman abartmayalım, zorlamayalım lütfen), göz devirebiliriz, birine takabiliriz, kızgınsak bunu bile belirtebiliriz belki ama insanüstü varlıklarmış gibi davranmasak, kendi sesimizle konuşsak ne güzel olur. Ders bittiğinde de normal sohbetimizi derstekiyle aynı tonda yaptığımızı görünce öğrenci sevinmez mi? Oh, hoca da benim gibi etten kemikten insanmış, demez mi? Broadway müzikalinden değil de yoga dersinden çıkmış gibi hissetmez mi?

İşte o zaman çiçekler,

SEVGİ ve dostluk ve neşe,

boğazda KANAT çırpan vapurlar…

Doğallık… doğallık … DOĞALLIK KURTARACAK bizi…

(Gördün mü hocacım, aynı dili konuşuyoruz işte. İsteyince…)

Köprüden önceki son savasana’da bekliyorum, geç kalmayın. Namaste! 🙂

asagibakmayankopek

Bu yazılar ne iş? 

Read Full Post »

%d blogcu bunu beğendi: