Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘krishnamacharya’

http://www.yogadergisi.com/yasam/9-8-lik-yoga/615-yoga-ile-ilgili-esrarengiz-gercekler

Bu hafta sizin için yoga ile ilgili ilginç bilgiler derledim. Bazılarınız Ahimsa’yı yoga tanrısı, samsara’yı börek sansa da çoğunuz yoga üzerine engin bilgilere sahipsiniz. Öyle ki, sizden daha iyi bilen yok. Aşağıdaki maddeleri de dağarcığınıza katarak kendiniz araştırıp bulmuş gibi anlatabilir, eşe dosta hava atabilirsiniz.

  1. İlk maddemiz cv’sine henüz Hindistan seyahatlerini eklememiş olanlar için. Yoga sembollerinden birisi swastika’dır ve Hindistan’da adım başı bu sembole rastlarsınız. Anlamı “refahla ilgiliolan” demektir. Bunda ilginç olan ne derseniz, google’dan aratıp kendiniz görebilirsiniz.
  1. 2008’de yapılan bir araştırmaya göre Amerika Birleşik Devletleri’nde 16 milyon kişi yoga yapmaktadır (ki şimdiye kadar bayağı artmıştır) ve yoga malzemelerine harcanan para yıllık 5,7 milyon dolardır. Ağzınızın suyu aktı değil mi? Fiyatları yükseltin hemen, vurun beline beline, bizim neyimiz eksik?!
  1. Güvenli bir şekilde, yani abartmadan ve hırs yapmadan icra edilen yoganın hiç bir kötü yan etkisi yoktur.
  1. B. K.S. Iyengar’a göre (ay kendisiyle tanıştım ben, yoga yaptım falan, unuttuysanız hatırlatayım, Türkiye’de İLK ve TEK benim) her 30 dakikalık yoga pratiğinden sonra 5 dakika dinlenmek gerekirmiş ki sinir sistemi kendine gelsin, sakinleşsin, odaklanma kolaylaşsın. İlk derslerim sırasında “eyvah şimdi ne yaptırcam” konulu düşünme/dinlenme aralarını boşuna vermiyormuşum demek. O zamanlar daha bilgeymişim, işe bak.
  1. Yoga günde 90 dakikalık bir çalışma değildir. 7/24’lük bir uğraştır. Derste yoga sesi kullanıp biter bitmez küfretmeye başlamak, öğrencilere satya öğretip akşama yalanın dibine vurmak, çalmamaktan bahsedip başkasının fikriyle dersler, kurslar düzenleyip o kişiyi ekarte etmek falan… olmaz.
  1. Alexander ve Annellen Simpkins’e göre yoga globalleşmenin ilk ve en başarılı ürünüdür. “Yoga batıdan mı öğrenilir, peh” diye burun büküp ortodox ortodox gezinmenize rağmen bu böyle. Çatlayın ayol.
  1. Yoga bilgisinin de dayandığı tarihin en eski metni Veda’ların yazıldığı dil olan Sanskrit dili, yazılmaktan çok söylenerek günümüze gelmiş bir dildir. Veda’ların binlerce yıl kağıda dökülmeden sözlü olarak aktarıldığına ve orjinalinden hiç bir şey kaybetmediğine inanılır.
  1. Stefanie Syman’ın iddiasına göre yoganın Amerika Birleşik Devletleri’nde bahsinin geçtiği ilk tarih 1857’dir. Ralph Waldo Emerson’un bir şiiri üzerine yoga üzerine konuşulmaya başlanmıştır. Bakın bu benim için de yeni bir bilgi oldu ve konuyu araştırdım: Biraz daha detay burada.
  1. Bir kaç haftadır yazdıklarıma sinir olanlar, defalarca okuyup görmemiş gibi yapanlar, beğense de ses çıkarmayanlar, dedikodu kazanlarını kaynatanlar, kendileriyle ve hayatlarıyla dalga geçemeyenler, kaskatı egoları ağır bir duvar gibi sırtlarında taşıyanlar, bu madde sizin için gelsin: Esneklik bedende değil, zihinde başlar.
  1. Yoganın Amerika kıtasında popülerleşmesine büyük katkı sağlayan Indra Devi, ulu şef Krishnamacharya’nın ilk kadın öğrencisidir. Başlangıçta kendisini reddeden ustanın günlerce kapısında yatmış, abidik gubidik saatlerde enteresan pratikler yaptırmasına ses çıkarmamış ve azmiyle öğrenci olmayı başarmış, daha sonra da Krishnamacharya’nın en yakın arkadaşlarından olmuştur.
  1. 2012 yılında New York Times’da yayınlanan bir makale, yoganın ciddi sakatlanmalara yol açtığını iddia etti. (Mesele bence yogaya artan ilginin sistemi tehdit edebilir oluşundan duyulan kaygıydı:Konuya böyle değinmiştim. ) Oysa 2007 yılında Amerika Ürün Güvenilirliği Komisyon Raporu’na göre kayda geçmiş yoga sakatlanma sayısı 7.000 iken aynı yıl 100.000 kişi GOLF oynarken sakatlanmış. Nasıl başardılar, ben de anlamadım. Yoganın Amerika’lı hırsıyla yapılıyor olmasına rağmen 16 milyonda 7000 de oldukça küçük bir oran.
  1. En ilginç gerçeği sona sakladım. Çok şaşıracaksınız: Yoga “poz”lara değil, nefese dayanır. Çoğu asana için esneklik ve güç gerekse de nefesi doğru kullanmazsanız hiç bir şey yapamazsınız. Mesela bandha meselesine bakabilirsiniz. Daha da ilginci; Spiritual Science Research Foundation’ın araştırmasına göre, 10 yıl yoga yapan bir kişinin elde edebileceği maksimum zihinsel temizlik oranı %5 iken, sadece pranayama ile bu oranı 8 yılda %10’a çıkarabilirmişiz. Hatta sıkı durun; enerji bedenin temizlenme oranı salt yoga ile 10 yılda maksimum %7, pranayama ile sadece 8 yılda %30! Sonra, “vay efendim bu kadar yoga yapıyorum, bir şey değişmiyor”, “vay öyleymiş gibi davranıyorum ama enerji bedenim hep aynı hep aynı,” demeyin, nefesi ihmal etmeyin.

Yazdıklarımı okuyorsanız azıcık karşı çıkın, yorumlayın, sataşın, ne bileyim like’ları artırın, bir şey yapın yahu, oturmaya mı geldik?

girls-914823_1920

Bu yazılar ne iş?

Read Full Post »

Yoga, kimseye ait değil. O, binlerce yıllık bir geçmişe sahip, herkesin kabulüne ve kullanımına açık bir yaklaşım, disiplin. Yani kimsenin yogası “daha doğru” değil, sadece bana/sana daha yakın, bana/sana göre ya da bana/sana daha uygun. Yoga zaten sadece bir yol. Farkındalık gelişimine, bütünlük hissine giden yollardan birisi. Zen’in de, Budizm’in de, meditasyonun da, yoganın da sonunda varacağı yer samadhi, tanrıyla bütünleşme hali. Dolayısıyla herhangi bir yoga ya da spiritüel yaklaşımın diğerinden daha üstün olduğunu söylemek, konuyla ilgili hiç bir şey anlaşılmadığına dalalet eder. Aynı şey, yoganın içindeki değişik okullar için de geçerli. A yaklaşımı B okulundan daha üstündür, ya da C yogası yapmadan yoga anlaşılmış olmaz gibi söylemler doğru değil.

Yoganın doğuda mı batıda mı daha iyi öğrenileceği tartışmasına bu açıdan yaklaşırsak… Yoga, bütünlük demek. Dualitelerin, yani karşıt ikiliklerin kendi doğalarını koruyarak bütünleşmesi. Yin-yang sembolü gibi. İki karşıt olan siyah ve beyaz bütünleşerek bir bütün daire oluşturuyor, birinden bir parça diğerinde yer alıyor.

İnsan beyni de sağ ve sol olmak üzere ikiye ayrılıyor. Sol beyin mantıklı, analitik ve parçalara bakan düşünceleri yönetirken sağ beyin sentezleyici, bütüne bakan, hissetmeye ilişkin taraftır. İkisi birlikte işler. Biri diğerinden bağımsız çalışamaz, biri diğerinden daha üstün değildir*. Dünyanın iki yarısı gibi.

Batı, beynin sol yarısı gibi mantık, parçalara ayırma ve detayları inceleme yolunu seçmiştir. Dünyayı anlamak için bilimi geliştirmiş, kurallarını metodunu oluşturmuştur. Doğu, makro sistemin mikro sistemde de varolduğu düşüncesi ile evreni bütünüyle anlamak için, onun yansıması olan insana yani zihin-beden organizmasına bakmıştır. Her ikisi de aynı şeyi arar; kimiz, neden burdayız… İkisinin de yöntemi farklı ve eşit önemdedir. Ancak batı, doğunun her şeyine olduğu gibi bu yaklaşımına da her zaman, evdeki beslemeyle alay eden şimarık konak kızı gibi parmağını göstere göstere gülmüştür. Bunun elbette ki tamamen ekonomik nedenlerini en güzel, Oryantalizm terimiyle Edward Said anlatır. Zengin kaynaklı doğu ülkelerinin kaynaklarını elinden alabilmek için oradaki yaşamı, tarihi, geleneği ve düşünceyi bastırması gerekmiş, bunun için de kendi yaklaşımını, bilimi ve parayı üstün görerek diğerini “zayıf öteki” haline getirmiş, yani beyninin sağ yarısını bastırmaya başlamıştır. Kolonyalist batı düşüncesi, doğunun yaşam tarzından sanatını, ekonomisinden politikasına her şeyini aşağılarken bir yandan da kendinde olmayan kaynakları sömürmüş, semirmiştir. Doğadan kopmuş, onu hırpalayarak kendine yer açmıştır. Bu sanki, güneşin doğuşunu kaçırarak her gün, sadece gün batımını görmeye benziyor. (Hayatımızda kaç kere güneşin doğuşunu izledik? Bunun doğuya bakmakla bir ilgisi olmalı…) Zamanla kendini iyice beynin sol yarısına kaptıran insanlık, doğal olarak sol yarının önceliklerini daha üstün görmeye başlamış ve hiç bakmayarak körelttiği yanını dövmeye devam etmiştir. Bir sağ beyin aktivitesi olabilecek inancı da kurallar bütünü ve bastırma mekanizması haline getirmiştir. Doğu ise, batı ile farklılığını bilmiş, buna saygı duymuşve ötekini suçlayıp küçümsememiştir. Hatta batının kendine ettiğini bile kabul etmiştir. Örneğin, ayurveda gibi binlerce yıllık bir geçmişe sahip, mucize gibi uygulamaları, tedavi ve koruyucu yöntemleri olan yaşam bilimini bile batı tıbbına üstün görmemiştir. İkisinin de gerekli olduğunu, hastalandıktan sonra batı tıbbının mecbur olduğunu ama bu mecburiyete gerek kalmadan, insanın ayurveda ile korunabileceğini söylüyorlar. Ayurvedayı, hatta yogayı batıda böyle popüler hale getiren de kendileri değil. Değeri anlayan batılılar tarafından taşınıyor, tarihte hep olduğu gibi… Kimi batılı yogayı gerçekten anlıyor, yaşıyor ve paylaşmak için taşıyor, kimisi satmak için. Bir şekilde taşınıyor ve bu süreç de devam ediyor.

Hayat değişimdir. Her an her şey değişir. Buna direnmek, bir ağacın büyümesini durdurmaya çalışmak gibidir. Hiç bir canlının büyümesini durduramayız, değişimi engelleyemeyiz, Teneke Trompet’in büyümemek için cüce kalan Oskar’ı gibi olamayız. Evrimi durduramayız. Yoga batıya taşındıktan sonra, elbette ki doğuda olduğu gibi kalmamış ve evrilmiş. Sadece spor haline geldiği de, felsefesi ile öne çıktığı da olmuş. Ama beyninin sol yarısı daha güçlü olan batı, sağ yarıyla tanıştıkça mutlaka bir değişim olmuş, daha doğrusu değişim başlamış. Zaten yoganın amacı iki tarafın dengelenmesi, yani samasthiti hali, yani ida ve pingalanın dengeli akması. Bu, batı tarafından da başarılmaya başlandıkça, batı anlayışıyla yetişmiş ama doğu yaklaşımıyla yeniden doğmuş insanlar gelişmeye başlamış. Bu insanlar, adaptasyonda başarılı olarak, özünü korudukları yogaya anatomi bilgisi katmışlar, gündelik hayat deneyimleri koymuşlar, bilimsel yaklaşım ile zenginleştirmişler ve bunu tabi ki, batının yoluyla aktarmaya yani ister istemez reklamını yapmaya başlamışlar. Bu kaçınılmaz evrime karşı durmanın, yoganın batıya taşınmasından haz etmemenin, tarih boyunca batının doğuya yaptığını tekrar etmekten farkı yok. Batıda sadece asana uygulanıyor, yoganın felsefesi yama niyaması her yerde hakkıyla öğretilmiyor olabilir.

Bugün Hindistan’ın en önemli yoga okullarından birini yürüten TKV Desikachar, zamanın en güçlü hocalarından Krishnamacharya’nın oğludur. Babası her gün yüzlerce insana yoga öğretir, yoga terapi ile tedavi ederken o mühendislik okumuş, yogadan uzak durmuştur. Okulunu bitirmiş, Delhi’de iyi bir şirkette iş bulmuş, gitmek üzere harekete geçmiştir ki, bir gün evin önünde otururken bir araba durmuş, içinden batılı bir kadın ağlayarak çıkmış ve koşarak, kapının önüne çıkan Krishnamacharya’nın kollarına atlamıştır. Yarı çıplak gezen babasının kollarında ağlayan bu kadını gören Desikachar, zamana göre gayet absürd olan bu davranış karşısında önce utanmış sonra babasına neler olduğunu sorunca Krishnamacharya, kadının yıllardır uykusuzluk çektiğini, ilk defa bir önceki gece rahatça uyuduğu için kendisine teşekküre geldiğini anlatmıştır. Çok etkilenen Desikachar, Delhi’deki işe gitmekten ve mühendislikten vazgeçer ve babasıyla yoga çalışmaya karar verir ama bir şartı vardır, tanrıdan bahsetmek yok! Krishnamacharya gülümser ve kabul eder. Sadece asana çalışırlar. Desikachar der ki, yıllar süren asana pratiğinden sonraydı, ben tanrı fikrine kavuştum…

Yoga yapmaya başlamak için felsefesini bilmeye gerek yok. Yani zihinden değil, bedenden başlamanın bir sakıncası yok. Tanıdığım çoğu yoga meraklısı pratikle başlayıp bu bilgiyi derinleştirmek isteyen insanlar. Daha sağlıklı sanki… Çünkü felsefeyi ne kadar bilip uyguladığımızı sansak da, zihinle sınırlı kalmayıp vücuda getirdiğimizde (embodying), her şeyin başka olduğu, zihnin yanılsamaları rahatlıkla görülüyor. Önemli olan sonuçta insanın ne aldığıdır. Yoga sabit değil, bir yaratıdır. Yoga Sutra’da da denir, bu öğretiden herkesin ne alacağı bireyseldir, kendine özgüdür. Bu nedenle, aynı eğitimi alsa da herkesin öğretiş tarzı bir olmaz. Birbirinin kopyası öğretmenler görüyorsak, asıl bundan endişe etmeliyiz.Yoga yerinde sayıyor diye şaşırmalıyız. Eğer yama niyama bilmeden de yoga yapan mutluysa, sağlıklıysa neden karşı duruyoruz? Böyle kalacağını nereden biliyoruz?

Yoganın hala/artık sadece Hindistan’da öğrenileceğini savunmak, yalnız ve yalnızca  Çin’de üretilen ipek istemek gibi geliyor bana. Ya da Hindistan’da mühendislik eğitimi verilmesine karşı durmak gibi… O zaman biz de yoga öğretmeyelim, Hintli değiliz…

Lübnan sınırında İsrail askerlerine taş atan Edward Said. Haklı gerekçeleri var. Ama yoga sözkonusu olunca bu taşı fırlatmaya gerek yok…

(*) Beyninizin hangi yarısının daha güçlü çalıştığını test etmek için linkteki danseden kadına bakın. Saat yönünde dönüyorsa sağ, saat yönünün tersine dönüyorsa sol yarısı daha güçlü çalışıyor demektir. Bu tabi ki sabit değil, yarın baktığınızda farklı görebilirsiniz. http://www.heraldsun.com.au/news/right-brain-v-left-brain/story-e6frf7jo-1111114603615

Read Full Post »

Prof%20T%20Krishnamacharya3Sri Tirumalai Krishnamacharya, dünyada oldukça yaygın olarak uygulanan yoga türlerinin geliştiricisi, hatta icat edenidir. Yoganın batıya taşınmasında önemli rolü olan Indra Devi, Asthanga Yoga’yı dünyaya yayan Sri Pathabi Jois, asanayı hizaya getiren Iyengar , yoga terapi ve kişiye özel viniyoga’yı geliştiren  T.K.V. Desikachar, Krishnamacharya’nın öğrencileridir.

Yoganın reformistlerinden olan Krishnamacharya’nın hayatına dair fazla döküman yok, ne bir hatıra defteri, ne fazla fotoğraf. Öretmenliğinin ilk yarısında sert, haşinken, hayatının son yıllarında son derece neşeli, yumuşak başlı ve her şeyle dalga geçen bir adam olduğu anlatılıyor.

Krishnamacharya 1888’de, İngiliz yönetimindeki Hindistan’da doğuyor. Bu dönemde yoganın esamesi okunmuyor, İngiliz yönetimiyle iyice karanlığa gömülmüş. Beş yaşındayken, babası tarafından yoga ile tanıştırılan Krishnamacharya, Nathamuni isimli bir gurunun soyundan geliyor. Gençliğinde yoga, Sanskritçe, mantık, matematik, hukuk çalışıyor ve 16 yaşında Nathumi’nin tapınağına gidiyor ve hayatta olmayan Nathamuni ile saatlerce  eski bir metin olan Yogarahasya (Yoga’nın Özü) üzerine konuşuyorlar. Krishnamacharya öğretisinin temellerinin dayandığı metinlerden biri bu.

Yoga ve asanaları çalışmaya devam eden genç Krishnamacharya, Brahmachari isimli bir guru ile karşılaşıyor ve onunla yedi sene, Patanjali’nin Yoga Sutra’larını, asana, pranayama ve terapötik yoga çalışıyor. Daha sonra Yoga Sutra’ların asıl yoga metni olduğunu ve hayat boyu çalışılması gerektiğini söyleyecektir.

Yoga o zamanlar (1920’ler) popüler olmadığı için, Krishnamacharya yoksulluk içinde yaşamaya başlar. Evlenir, bir yandan bir kahve plantasyonunda çalışıp, bir yandan ders verir. Bu dönemde yogaya ilgi, yoga bedeninin girdiği değişik şekillerin sergilendiği ve dişlerle ağır objelerin kaldırıldığı ilginç demonstrasyonlarla artıyor. Bu, Krishnamacharya’nın da aklına yatar. İlginin artması için o da gezip gösteriler yapar.

1931’de şansı döner ve Mysore’daki Sanskrit Okulu’nda çalışmaya başlar. Burada hem iyi maaş almakta, hem de tüm zamanını yogaya vermektedir.

Mysore’un yönetici ailesinin dikkatini çeker ve Maharaja’nın (kral) rahatsızlıklarını gidermesi üzerine, sarayın bir salonunu yoga okulu (şala) haline getirmesi teklif edilir. Bu dönemde Krishnamacharya Asthanga Yoga’yı, yani hareketlerin seri halinde birbirini takip ettiği vinyasa yogayı geliştirir. Patabhi Jois’in hiç değiştirmeden taşıdığı ve bugün de uygulanan, başlangıç, orta ve ileri olmak üzere üç temel seri geliştirir.Krishnamacharya_T-1e703

Krishnamacharya’nın öğrencileri genç erkeklerden oluşmaktadır. Bireysel ve grup dersleri verir ama kadın öğrenci kabul etmez. Ta ki Mysore hanedanının yakın dostu Rus bir kadın olan Indra Devi kapısını çalana kadar. Devi önce reddedilir ama o kadar ısrar eder ki, Krishnamacharya bir kadına, hem de yabancı bir kadına yoga öğretmeye ikna olur. Başlangıçta günün garip saatlerinde ders vermekte ve oldukça zor bir diyet yaptırmaktadır. Indra Devi her zorluğu aşar ve gurunun zamanla çok yakın dostu da olur. Devi, bu dönemde aldığı ders notlarıyla 1953’te bir best-seller yazacaktır (Forever Young, Forever Healthy). Çin ve Sovyetler Birliği’ne yogayı taşıyan Devi 1947’de Amerika’ya taşınır ve Elizabeth Arden, Marilyn Monroe, Greta Garbo gibi ünlülere yoga öğretmeye başlar. Zamanla Asthanga Yoga akışını kendi yumuşak yöntemine çevirir.

Iyengar da bu dönemde Krishnamacharya’nın öğrencisi olur Çok parlak bir öğrenci değilken, bir gün, verilecek derste hareketleri gösterecek öğrenci ortadan yok olunca iş Iyengar’a kalır. Hocasını şaşırtacak derecede başarılı olan Iyengar ile hocası özel olarak ilgilenmeye başlar.

1947’de Hindistan bağımsızlığını kazanıp hanedanlıklar yok olunca Krishnamacharya’nın okulu da kapanır. Vivekananda Üniversitesi’nde çalışmaya başlar. Bedene özel yoga uygulama yöntemleri geliştirir. Her hareket, değişik beden türlerine göre modifiye edilebilir… Krishnamacharya yoga ile değişik hastalıkları da tedavi edince adı şifacıya çıkar. Bugün Viniyoga diye bilinen, kişiye özel yoga terapi, oğlu T.K.V. Desikachar tarafından öğretilmektedir.

1989’da ölmeden önceki son yıllarında asanalar kadar ruhsal öğretilere de önem veren Krishnamacharya öğretisini kadim yoga metinlerinden derleyerek geliştirmiş, öğrencilerini de yoganın evrimine katkıda bulunmaları için cesaretlendirmiştir. Krishnamacharya, 1989’da, 101 yaşında ölür.

Öğrencileri ise bu geleneği devam ettirerek kendi öğrencilerinin gelişimlerini desteklemişlerdir. Bugün kendi okullarını geliştirmiş, ülkemizde de pek çok yoga hocasının özgeçmişinde adı geçen, çoğu Amerika’lı isim, işte bu gelenekten, Krishnamacharya akımından gelmektedir. Aşağıdaki resimde tamamı görünmeyen bu isimler, Krishnamacharya akımıyla yetişmiş ve yogayı günümüze uyarlamış kişilerdir. (Aşağıdakilerin yanı sıra Tias Little, Scott Blossom, Chris Chavez, Richard Freeman ismi geçmesi gereken hocalardır). Yoga, doğası gereği, daha doğrusu doğanın gereği aynı kalmayacak, evrim geçirerek yaşadığı güne uyarlanacak, gelişecektir. Krishnamacharya, işte bu yolu açmıştır.

 kmlineage

 Kaynaklar:

Fernando Pages Ruiz, Krishnamacharya’s Legacy, Yoga Journal

T.K.V. Desikachar, The Heart of Yoga

Read Full Post »

%d blogcu bunu beğendi: