Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘iyengar yoga’

Iyengar Yoga, dünyada en çok uygulanan yoga türlerinden birisi. Hatta, Amerika’da yapılan bir araştırmaya göre, en az iki yıldır yoga yapanların %36’sı Iyengar Yoga yapıyor. (İlk sırada gelen Iyengar’ı %33 ile belli bir türe bağlı olmayanlar ve %26 ile Ashtanga Yoga takip ediyor).

Iyengar Yoga, Krishnamcharya’nın öğrencisi, hala hayatta olan 93 yaşındaki B.K.S. Iyengar’ın geliştirdiği bir stil. Hiza odaklı bir stil olmasından dolayı Iyengar’a “yogayı hizaya getiren adam” derim. Aynı zamanda Iyengar, her yaş ve fiziksel koşuldaki insanın yoga yapabilmesi için çeşitli araçları (blok, minder, kemer, vs.) geliştirmiş kişi. Iyengar yoga stüdyolarında daha pek çok enteresan alet var. Birisini, paylaştığım videoda görebilirsiniz.

Hindistan Pune’da bulunan Iyengar yoga okulu, dünyanın en uzun süreli hocalık eğitimini veren gayet disiplinli bir kurum. Bu okulda eğitim görebilmek için bile dünyanın herhangi bir yerinde en az yedi sene Iyengar Yoga yapmış olmak ve senior bir Iyengar yoga hocasından referans almak gerekiyor. Ancak bundan sonra uzun yıllar süren eğitime gidilebiliyor.

Iyengar’ın verdiği son workshop 2009 ayının Nisan’ında Moskova’da gerçekleşti. Bir daha böyle bir kalabalığa ders vermeyeceği söyleniyor ama umarım ömrü uzun olur ve derslerine devam eder. Yoga Journal’ın düzenlediği bu beş günlük konferansa  katılmak için de ön koşul en az üç senedir Iyengar Yoga yapıyor olmaktı. Yoga Journal’ın eski sahibi ve yöneticisi, şimdiki uluslararası konferans organizatörü sevgili arkadaşım John sayesinde (yani onun torpiliyle) bu konferansa katılma şansı buldum.

700’e yakın insan, oldukça geniş bir konferans alanında toplaştık ve her sabah Iyengar ile üç saat süren pratikler yaptık. Katıldığım üç gün boyunca üzerinde durduğumuz sadece 3-4 asanada bedenin binlerce ayrıntısıyla karşılaştım.  Saatlerce utthita trikonasa çalıştık örneğin, elimizdeki deriyi ite ite. Incık cıncık çalıştığımız bacakların, ayak parmaklarının, kolların hizasından, eklemlerin oranından bahsetmiyorum bile! Ayrıca Iyengar’ın ve yetiştirdiği hocaların “hiç bir şeyi beğenmez” halleri, Iyengar’ın bir ara salona dönüp “siz asana yapmayı kolay mı sanıyordunuz,” demesi, stilinin disiplinini kanıtlıyordu.

Iyengar, “Bedenin ritmi, zihnin melodisi ve ruhun harmonisi hayatın senfonisini yaratır,” der. Bedenin ritmi de doğru enerjik akışla düzenlenir ki bunun yolu da ancak doğru hizadan geçer. Doğru hizayı bulabilmek de disiplinli bir çalışma ve tam farkındalıktan… Iyengar’ın sürekli bunları vurguladığı konferans önce beni biraz şaşırttı. Yoga yapmaya başladığımda ilk öğrendiğim ve hala sevdiğim şey, yoganın rekabet içermemesi. Fakat Iyengar yanlış yapana kızıyor, hatta kendisini dinlemedi diye tokatlıyordu. Başka bir asanayı sergileyen başka bir senior hocanın duruşunu beğeniyor, arkasından bu hoca salonca alkışlanıyordu. Daha sonra John’dan, Iyengar’ın bir yanı çok sert diğer yanı çok şefkatli bir öğretmen olduğunu öğrendim. Ama, diyordu John, şimdi senior olan pek çok Iyengar hocası nedense onun sert yanını almayı tercih eder. (Sanırım dünyanın da buna ihtiyacı var, en çok tercih edilen tür olduğuna göre…) Iyengar’ın Moskova’da verdiği konferans, asanalara yeni bakışlar getirmekten çok, tarzı korumaya bir davet gibiydi. Aşçısından torununa, kalabalık bir ekiple, o yaşında Moskova’ya, yetiştirdiği öğretmenlerine bir şey söylemeye gelmişti sanki.  Konferans sırasında bir asanayı sergileyen asistanına göğüs kafesini yeterince açmadığı için patlattığı şaplak da şiddet uygulamaktan çok,  Iyengar Yoga hocalarını biraz kendine getirmek içindi sanırım. Ya da asanayı tam söylediği şekilde yapmadığımız için çevirmene “doğru mu çeviremiyosun nedir, gerizekalı mısın” diye çıkışması da yine senior hocalara gönderilmiş bir mesajdı sanki. Bir akşam yemeğinde, Yeltsin’in eşine de ders veren öğrenci/hocasının yanında “bakıyorum hocalarım fazla ticari olmuş, daha çok parayla ilgileniyor,” lafını ettiğini öğrenince de haklı olduğumu anladım.  Konferans boyunca yaptığı konuşmaların hep ego üzerine oluşu ve “hocayı dinlemek” temalı laf geçirmeleri, yetiştirdiği hocalara yapılmış uyarılar gibiydi; artık yaşlandım, para kazanmakla değil, bu işi doğru öğrenip anlatmakla ilgilenin…

Her sabah 4’te kalkıp öğle yemeğine kadar meditasyon/yoga/pranayama pratiğini gerçekleştiren 93 yaşındaki Iyengar, dimdik duruyordu. Aksi bir adam. Ama bu, öfkesinden değil, disiplininden kaynaklanıyor sanırım. Ne de olsa yaşayan (bildiğim) tek guruji. Ömrü uzun olsun, bu dünyadan ayrılmadan önce bilginin doğru aktarıldığından emin olmak istemekte haklı.

Benim kaydetmek ve kayıtları saklamakla ilgili bir problemim var. Fotoğraf çekemem, çektiklerimi saklayamam. Bu beceriksizliğimle bir kaç senedir mücadele ediyorum ve kendimi zorlayarak her şeyin fotoğrafını çekmeye çalışıyorum. Moskova’daki konferansta da bırakın fotoğrafı, çektiğim videonun haddi hesabı yok. Hatta aşağıda paylaştığım “asistana tokat” videosunun değişik bir açıdan çekilmişi bile vardı. Neyse ki o anı görüntüleyebilmiş ve benim gibi ilk formatta ne var ne yok silmemiş kişiler dünyayla paylaşabilmiş. Videolar sonradan çok faydalı olacaktı, çünkü konferanstaki ses düzeni o kadar kötüydü ki, Iyengar’ın her dediğini anlama şansım olacaktı. Kısmet değilmiş. (Iyengar’ın konuşması büyük salonda dağılıyor ve henüz cümlesini bitirmeden sazı eline alan Rus çevirmen, çoğu cümlenin anlaşılırlığını yok ediyordu).

Moskova’ya birlikte gittiğim, çektiğimiz fotoğrafları korumayı becermiş arkadaşımın makinesinde kalanlarla buyrun bir tur Moskova:

Moskova zor bir şehir. Pahalı, yoğun bir trafik, kiril alfabesinde ısrarları… Tarihi 1930’lara dayanan metro istasyonları çok şık ama kiril tabelalar beni bitirdi. Yön bulma konusunda yetenekli arkadaşım yanımda olmasa ne yapardım bilmiyorum…

Metroda, sonradan yanlışlıkla sileceğim fotoğraflar çekerken.


Orak çekiçler hala her yerde… (Bir metro durağı tavanı)


Moskova güneşli (saçlara dikkat), votka neşeliydi : )

Her yerdeki koca koca heykeller yüzünden insan kendini Moskova’da küçücük hissediyor…

Bir zamanların demir perdesini yırtan kapitalizmin en coşkulu yaşandığı şehirlerden birisi burası olsa gerek. Market raflarındaki ürün çeşidinin haddi hesabı yok. Bu kadar markayı birarada Amerika marketlerinde bile görmedim. Gençlerin deyimiyle eski sıkıcı günler geride kalmış. Mc Donalds masaları laptop’tan film izleyen gençlerle dolu (Ankara’ya gelen ilk Mc Donalds’a bizim gösterdiğimiz ilgi de gayet benzerdi).

Marka isimlerini bile kiril alfabesiyle yazma ısrarı neyin nesi anlayamadım, neyi korumaya çalışıyorlar acaba? Olan olmuş bile…

Ve tabi ki, Nazım’ın mezarı…


Reklamlar

Read Full Post »

%d blogcu bunu beğendi: