Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘antropoloji’

Yoganın Antropolojisi

Yüksek lisansıma devam ettiğim Bilgi Üniversitesi’nde geçen dönem Anthropology of Affect adında, olağanüstü bir ders aldım. Dersin ödevi olarak hocamız Umut Yıldırım‘ın”her şey üzerine yazabilirsiniz,” iznini bittabi yoga üzerine yazmak için kullanarak aşağıdaki makaleyi sundum. Aşağıdaki, makalemin ilk taslağı. Son halini yayınlayacak mıyım, hayır. 🙂 Ama bu kadarı da hemen hemen tüm makaleyi içeriyor. Aslında yazmaya başlarken, Jung’dan girip Spinoza’dan çıkmayı tasarlıyordum. Fakat konu oryantalizme dönmeye başlayınca direnmedim, oradan devam ettim. Ne demişler, sahaya çıkmadan yeni sorular üretemezsiniz. Bana da böyle oldu.  Yogaya biraz akademik yaklaşmak için buyrun…

EVSİZ DOĞULU

Yeşeren Olgu Alibeygil

Uykudan uyanıyorum, göz kapaklarım açılmak için kıpırdanıyor.  Minik hareketler yapıyor bedenim. Ayaklarımdan giren soğuk bacaklarıma doluyor. Etrafımda fısıltılar. Bir kadın hafiften sesini yükselterek “uyandırma” diyor, bir kız çocuğu “bakıyorum ya, kendisi uyanıyor,” diye fısıldıyor. Gözümü açar açmaz çirkin, korkunç bir şey görüyorum, bütün bedenim irkiliyor, gördüğüm şeyin ne olduğunu bilmiyorum ama korkuyorum. Saniyeler içinde bunun pençe gibi kasılmış iki el ve çirkinleştirilmiş bir surat olduğunun ayırdına varıyorum. Kocaman açılmış iki göz, buruşturulmuş bir burun ve beni yemeye hazırlanan bir ağız. Benim gözlerim de artık faltaşı gibi. Bağırmam lazım. Ağzımı açar açmaz, derinden tıslayarak pençesini yüzüme uzatıyor el.

Sıçrayarak uyanıyorum. Yerde sırtüstü yatıyorum. Üstümdeki battaniyenin sıcağında ayaklarımı kıpırdatmadan az önce, çok çok kısa bir anda bedenimdeki gevşekliğin ayırdına varıyorum. Sonra bir anda gevşeklik çenemden başlayarak  yerini katılığa bırakıyor. Tatlı bir müzik çalıyor, sağımda yatan insan hafiften horluyor, sol yanımdaki kıprıdanıyor. Az önce gördüğüm rüya gibi vizyonu düşünüyorum. Uykuda değildim, uyanık hiç değildim. Bedene kazınmış bir bebeklik hafızasının yüzeye çıkışı mıydı? Ablam mıydı o tıslayan pençeli çirkin surat? Aynı korkuyu duyuyorum, gözlerimi kıpırdatırken yanaklarımdan yaşlar süzüldüğünü farkediyorum. Kulaklarıma doğru dökülüyor yaşlar.

Yerde sırtüstü yatıyorum, savasana’dayım. Yoga çalışmasının en son duruşu, yani asana’sı. Türkçe “ceset duruşu” demek olan savasana derin gevşeme olarak da biliniyor. Bir saati geçen asana çalışmasının sonunda sırt üstü yere yatılarak dinleniliyor. Derler ki, yoga çalışmasının etkileri, yeni kas uzunlukları, sinir sistemine yaptığı etki bu aşamada beyne kazınıyor. Beyin, kendisine “reset atarak” yeni durumu kaydediyor. Dr. Ray Long The Key Poses of Yoga kitabında savasana fizyolojisini şöyle anlatıyor:

Savasana’da teta beyin dalgaları baskındır. Elektriksel aktivite 4-8 Hz frekans aralığında titreşir. Beynin bu fonksiyonu sezgisel bilinçdışını harekete geçirir ve derinlerde yer etmiş hatıraları canlandırır. Bu süreçte iyileşme gerçekleşir. Savasana’nın daha derin fazları Delta beyin dalgalarını aktive eder ki bu da beynin rüya frekansıdır.  (186)

Yerde yatıyorum. Savasana fizyolojisini düşünmeden gördüğüm vizyonu yeniden canlandırmaya çalışıyorum. Müzik azalıyor, hocam tatlı bir sesle dikkatimizi yüzeye davet ediyor. Minik hareketlerle bir tarafımıza dönerek yatmamızı, gözleri hemen açmadan oturmaya geçmemizi söylüyor. Oturur oturmaz gündelik düşünceler beynime doluyor: öğleden sonraki derse kadar üç saat var, otelin ortak duşunun kapısında sıra beklemektense önce koşup okyanusa ayaklarımı sokayım, gizli gizli bir sigara içeyim, ne yiyeceğim…

Los Angeles’tayım. Pasifik kıyısında, Venice Beach’te nasıl sürüklendiğimi anlamadan geldiğim bir yoga hocalık eğitimindeyim. Aslında yoga hocası olmak istemiyorum ama eğitimini aldığım hoca beni bir şekilde çekmiş, nasıl olduysa para pul, zaman yaratıp koşa koşa gelmişim.

Buraya gelmeden iki sene önce yogaya başlamışım. Önce sevimli bir egzersiz gibi başlayan şey şimdi terapötik bir durum almış, kendimle ilgili bir sürü şey farkeder, dahası tuhaf bir şekilde kendiliğinden iyileştirir olmuşum. Yıl 2009. Yoga Türkiye’de daha çok yeni. “Doğulu, mistik, anlamsız, kendini kaybetmiş insanların uğraşısı,” gibi önyargılara maruz kaldığı gibi, deneyip seven, anlayan çoğu insan için de fanatikliğe eşdeğer derecede aşırı savunulan bir disiplin halinde. Birbiri ardına yoga okulları açılıyor. Kimisi köklü Hint okullarından öğrendikleri stilleri aktarıyor ve daha ortodoks bir yaklaşım benimsiyor, kimisi daha açık görüşlü ve batıdaki evrilişine, yeni stillere de alan açıyor. Ben ikinci görüşte olduğumu düşünüyorum. Zira ortodoks olan, değişime yer vermeyen her şey beni itiyor. Kaldı ki yoga gibi transformasyona yol açan, bunu çağıran bir şeyin hiç değişmemesini istemek de Hindistan’ın köklü yoga okullarının yaklaşımı değil. Bilakis, ortodoks sayılan okullar yoganın yayılıp evrimleşmesini desteklerken bizim ülkemizde çoğu şey gibi akışkan olan her şey katılaşıyor.

(Köklü yoga okullarının öğretilerini yayma arzusunun da post-kolonyalist bir çaba olup olmadığı sorusu arada bir beni yokluyor.)

Eğitimine geldiğim hoca, Shiva Rea da akışkan bir yoga stili öğretiyor. Su diyor, bizi nasıl yumuşatır… “Dick Cheney’in duş alırken de öyle takım elbisenin, sıkı kravatın içinde, kameraların önündeki gibi kaskatı durduğunu düşünmüyorsunuz değil mi? Eh, o bile biraz gevşiyordur.” Oakland’da bir mahallede siyahlarla birlikte büyümüş Shiva Rea, sörfçü ve gezgin bir babanın kızı. Beş yaşından beri mahalle arkadaşlarıyla başlayan dans serüveni hâlâ sürüyor. Erkek bir Hint tanrı ismi olmasına rağmen  Shiva babasının verdiği ad. Bu adı araştırmaya başladığı 13 yaşında da yoga ile tanışıyor. Afrika, Hindistan ve Uzak Doğru’da uzun geziler yapıyor, dans ediyor, yoga öğreniyor. Master tezini UCLA World Arts and Culture programında hatha yoga üzerine yazıyor. Bu hocalık eğitiminde de yoga yapmaktan çok dansediyoruz zaten. Her dans seansı bir yolculuk gibi geçiyor. Saatlerce dansederken nefesimiz tükenip yığılacak gibi olduğumuzda hatırlatıyor: günlerce gecelerce danseden atalarınızı düşünün! Dansetmekten, hareketten kopuşumuzu, bedenden zihne kaçan düşünce sistemini düşünüyorum. Düşünmeyi bıraktığımda dansetmekten yorulmadığımı farkediyorum. Bedenim daha çok, daha çok hareket istiyor. Sanki bütün hafızayı boşaltıyor, bomboş oluyorum; sadece bir akışa kapılmış hareket eden bir hücreciğim.

Burası Amerika Birleşik Devletleri. Her ne kadar Baudrillard pasifik kıyısına “batının sonu” (Amerika, 144) dese de, burası kapitalizmin, batı düşüncesinin inşa ettiği bir coğrafya. Buna rağmen kimse yogaya kuşkuyla yaklaşmıyor. Hadi Baudrillard’a hak verip arada sadece bir okyanus var, California doğu sayılır, desek… Yine olmaz, orta-kuzey-doğu-güney, bu ülkenin her yerinde yoga çok yaygın. Bible belt denen muhafazakâr bölgelerde bile. Artık. Oryantalizm ve kolonial bakış yerini kabul edilebilirlik üzerinden bakma, hatta anlama haline bırakmış olabilir mi… Yoksa bu da yeni bir tür oryantalizm mi?

Savasana’da gördüğüm vizyonun korku duygusuyla açığa çıkmasını, bulunduğum yere de bağlıyorum. Bedenimde yer etmiş korku hafızası tek başına bir doğulu olarak batının göbeğine düşmüş oluşumla ilgili olabilir mi? Sara Ahmed “Affective Economies” makalesinde duyguların bireysel ve kolektif bedenler ve işaretler üzerinde dolaşarak ortaya çıktığını söylüyor. “Bu görüş, duyguların kişisel bir mesele olduğu fikrine karşı çıkar. Duygular basitçe içeride ya da dışarıya yansıyan değil, beden ve dünyaların sınırlarını aşan şeylerdir.” (117)

Öğleden sonraki ders biraz chanting yani sanskrit mantralar (ses dizileri) söyleyerek başlıyor. Söylediğimiz sesler bedende titreştikçe madde- enerji, zihin-beden hepsi birbirine karışıyor.  Ve akmaya başlıyoruz. Asana’lar birbiri ardına akarken bedene karından başlayan bir sıcaklık yayılıyor. İnsan nasıl olduğunu anlamadan tutuşuveriyor sanki, ter boşalıyor. Kaslar bir uzuyor, bir kısalıyor. Bacakların önü uzarken arkası gevşiyor, bedenin bir yanı gerinirken diğer yanı kısalıyor. Sanki gece ile gündüz, güneş ile ay, sağ ile sol, zihinle beden birbirinden ayrılıklarını koruyor ama bütünleşiyor. Başı, ortası, sonu olan bir dalga gibi ders yavaş başlayıp sınırları zorlayan bir zirveye erişiyor ve yeniden sakinleşerek yine savasana’ya erişiyor. Bu sefer savasana’da sadece uyuyorum. Geçmişten gelen bir hafıza yok, kurbağa zihnin ordan oraya zıplaması yok, sadece uyuyor ve rüya görüyorum. Rüyamda evdeyim, bir koltukta oturuyorum. Eve hırsız girmiş, kitaplığımı kurcalıyor. Bense sakin sakin onu izliyorum. Sarışın, mavi gözlü, alabildiğine batılı bir tip bu. Elimdeki telefonla polisi arayıp aramamam gerektiğini düşünüyor, çalacak bir şey yok nasılsa, bakınır biraz, sonra gider, diye düşünüp vazgeçiyorum. Savasana’dan bir gong sesiyle uyanıyoruz bu kez ve teorik bir derse geçiyoruz. Yoganın tarihçesine dalacağız.

Bugün dünyada en yaygın yoga stilleri, Hint Sri Tirumalai Krishnamacharya akımından geliyor. Krishnamacharya 1888’de, İngiliz yönetimindeki Hindistan’da doğuyor. Bu dönemde yoganın esamesi okunmuyor, İngiliz yönetimi altında iyice karanlığa gömülmüş (Ruiz).

Sara Ahmad, The Orient and the Other Others makalesinde batının doğuya doğru “oryantasyonunu” doğuya doğru ve doğunun etrafında olarak iki türlü tarif eder. Kendi bedenini doğuya doğru götüren batı, doğu bedeninin etrafını sararak onu batılılaştırmaya çalışır. Böylece batının beyazlığı orient’e (doğuya) doğru oryante olur (yönelir) (113). Batı sadece rengini empoze etmemiş, doğunun beden ve spiritüel pratiklerini de baskılayarak kendi akıl hapishanesine sokmaya da çalışmıştır diyebiliriz. Sütlü çayın İngiltere’ye gelişinden çok daha sonra batıyla tanışır yoga.  İngiliz sömürgesi altında neredeyse yasaklanan yoga pratiklerinin çıkış yolu bulması 1920’lere kadar sürer.

Uzak doğu pratiklerinin batıya taşınması da bu yıllara denk gelir. Fakat daha önce, 1893’te bir kucaklama anı yaşanır. Amerika’da yapılan Dünya Dinleri Konferansına Hinduizm temsilcisi olarak katılan Swami Vivekananda  konuşmasına “Sisters and Brothers of America!” diye başladığı anda salonu dolduran 7000 kişi üç dakika boyunca onu ayakta alkışlar. Tek bir cümle, bir hitap ardından…  Alkışlama bir kucaklama biçimiyse, Vivekananda’nın neyi o affect’i yarattı? Ya da o üç dakikalık alkışın affect’i neydi, kafamı kurcalıyor. Sisters and brothers of America… Bu cümle bir de Hint aksanıyla söyleniyor, muhtemelen başı türbanlı, beyazlı turunculu giyinmiş esmer bir Hintli tarafından. Bir pişmanlık göstergesi midir, “biz size neler ettik ama siz hala kardeşlikten bahsedebiliyorsunuz,” takdiri midir, yoksa Edward Said’in Oryantalizm’de bahsettiği revizyonist, romantik bir yaklaşım mıdır? (201) Vivekananda, aksanlı da olsa İngilizce konuşup barış çağrıları yapan, biz de sizdeniz diyen batılılaşmış bir doğulu mudur? Londra sınırlarına girdiği anda kirli cam bardaktan porselen fincanlara dökülmeye başlayan sütlü çay mıdır? Üç dakikalık alkış, bir çeşit otoriter söz kesme biçimi midir? Belki de Edward Said’in bahsettiği gibi, ondokuzuncu yüzyılda başlayan yeni akım oryantalizmin kayıp doğu dillerini canlandırma çalışmaları gibi yeni bir iktidar biçimidir:

Ölmüş yahut kaybolmuş bir Doğu dilini yeniden yaşatmaya çalışmak, genelde ölmüş yahut ihmal edilmiş bir Doğu’ya yeniden hayat vermeye çalışmakla birdir. Bu davranış aynı zamanda akıl, bilim ve düşlerle yola çıkarak Doğu toprağı üzerinde ordularla, yönetimlerle ve bürokratlara yarar bir alan meydana getirmekle eşdeğerdir. Tek kelimeyle Oryantalizmin haklılığı sadece entelektüel yahut artistik başarılarında değil aynı zamanda tesirinde, faydasında ve sonradan kazandığı otoritesindedir. (215)

Vivekananda’nın biraz milliyetçi postkolonyalist çıkışına karşı, Hint spiritüel akımları 1893’ten 1940’lara kadar küçük adımlarla ilerler. Filozofik yaklaşım kendisine çok yer bulamaz. Ta ki Sri Tirumalai Krishnamacharya’nın 1940’ların sonunda Indra Devi isimli Rus bir kadına yoga öğretmesi ve Devi’nin bu öğretiyi önce Amerikan televizyonlarına, Elizabeth Arden, Marilyn Monroe, Greta Garbo’ya ve daha sonra güney Amerika’ya taşımasına kadar (Ruiz). Bedene ilişkin şekillendirmeci batı aklının doğudan alacağı fikir ancak bedene ilişkin olabilirdi. Yoga pratiği 1950’lerle birlikte yoga Kuzey Amerika’da patlamaya başlar.

Vivekananda’yı kucaklayan alkış da, şimdi kendi bedenlerini hep daha iyi edecek bir doğu anlayışını koşulsuz kabul etmek de batıyı bir arada tutan bir şey olarak gelişiyor belki de. Duyduğum korkunun benim mi yoksa batının benim bedenimle ilgili duygusu mu kestiremiyorum. Sara Ahmed Affective Economies’de şöyle diyor:

Milliyetle kimliklendirilen sevgi ile kendini gösteren korku bedenleri büzmez. Korkulan nesneye yüz çevirmek, yüzünü eve döndürmek, eve dönmektir. Kendi kimliğine duyulan sevgiyle ifade bulan korku ise bedenleri büzmeden, bireysel ve kolektif olarak daha çok alan kaplamaya yöneltir. (130)

Batı Amerika’dayım. Pasifik kenarında okyanusun üzerine batan güneşi izliyorum. İki coğrafyayı ayıran büyük su birikintisine bakıyorum. Salman Rushdi’nin sözü geliyor aklıma; “Bizi birleştiren şeyler belki ayıran şeylerden daha büyüktür.” Sörfçüler tahtalarını kucaklamış birer birer sudan çıkıyor. İnsanlar köpeklerini gezdiriyor. Bana öyle geliyor ki Amerika’da her şey büyürken köpekler küçülüyor. Kendi sağlıklı ve gürbüz bedenlerine daha çok yer açıyor insanlar. Kumlarda oturup sigara içmek yasak ama biraz sivil itaatsizlik yapıyorum. Burada sigarayı bir ben, bir de evsizler içiyoruz. Batı sigarayı doğuya bırakmış. Doğudan sadece işine geleni kucaklıyor, alkış sadece üç dakika sürüyor. Ben ise doğu kökenli bir pratiği öğrenmek üzere en batıya kadar gelmişim, bu beni hepsinden daha oryantalist yapıyor. Hocamın “eviniz bedeninizdir,” diyişini düşünüyorum. Ev/beden üzerinde bu kadar iktidar dolabı dönerken kendimi huzursuz hissediyorum. Kimi zaman çalınacak bir şeyi olmayan, içi boşaltılmış bir doğulu, kimi zaman uykusundan korkutularak uyandırılmış kız çocukluğunu iyileştirmek için uçaklara atlayıp dünyayı gezen bir batılı olarak okyanusa karşı sigaramı içiyorum. Saplantılı bir sağlıklı beden telaşıyla birazdan California şarabı eşliğinde vejeteryan yemeklerini yemek için evlerine çekilecek insanlar. Sabah da sağlıklarını birlikte kutlamak için gruplar halinde jogging yapmak için yine buraya gelecekler. Şimdi sokaklar evsizlere kalıyor.


 

Referanslar:

Ahmad, Sara. “The Orient and the Others”. Queer Phenomology. Durham & London: Duke University Press, 2006, 110-156.

________ “Affective Economies”.

Baudrillard, Jean. Amerika. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1996.

Long, Ray. The Key Poses of Yoga. Canada: Bandha Yoga Publications, 2008.

Rea, Shiva. Embodying the Flow Yoga Hocalık Eğitimi, Kişisel ders notları, 2009.

Ruiz, Fernando Pages. “Krishnamacharya’s Legacy: Modern Yoga’s Inventor”. Yoga Journal

 Online. 28 Ağustos 2007.

http://www.yogajournal.com/article/philosophy/krishnamacharya-s-legacy/ Son

erişim 13 Ocak 2016.

Said, Edward. Oryantalizm. İstanbul: Pınar Yayınları, 1982.

Tonkin, Boyd. “Salman Rushdie: “Fiction Saved My Life”. The Independent. 11 April 2008, 2-4.

Reklamlar

Read Full Post »

%d blogcu bunu beğendi: