Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Şimdi ve burada’ Category

Havanın az da olsa serinlemesini fırsat bilip ateşi bol bir yoga seansı yaptım bugün. Bir de evi KonMari kafasıyla temizlemeye. KonMari, Marie Kondo isimli bir Japon ablanın icat edip üzerine kitap yazdığı bir metod. Kitabı da bestseller olmuş 2014’te, milyonlarca da satmış. Mantığı basit: Dağınıklığı gidermek için her şeyi atmana gerek yok. Sana neşe veren, olumlu duygular taşıyan eşyaları tut, gerisinden kurtul. Tuttuğun eşyaları da adam gibi yerleştir, evin yaşanır olsun.

Geçen kış Ceyda ile ev arkadaşlığı yaparken bu metodu keşfetmiş, kıyafetlerinin neredeyse yarısını atıp kalanı da enteresan şekillerde katlayıp az yer kaplar hale getirişine şahit olmuştum. Bu “atma, kurtulma” meselesi bende biraz dengesiz işliyor. O çoğumuzun mağdur olduğu “ya bir gün işe yararsa” deliliğine de kapıldığım oluyor, bir anda çıldırıp her şeyden kurtulma arzusu ile çuval çuval eşya attığım da. Her ikisi de bir süre sonra pişmanlık veriyor tabi. Marie Kondo’nun önerisi, eşyaları tek tek elden geçirip, verdikleri duyguyu tanımak ve olumsuz olanlardan kurtulmak. Diyor ki, biz eşyalardan çok onların verdiği duygulara tutunuruz, olumsuz olsalar bile. Mantıklı. İşte bu mantıkla hareket edip, taşındığımdan beri elimi sürmediğim bir koli ve çekmecelere tıkıverdiğim dökümanlara daldım bugün. Gerçi KonMari eşyalar için de bir sıralama önerip kıyafetlerden başlanmasını söylüyor. Dinlemedim. Eledim, temizledim, rahatladım.

Geçtiğimiz iki gün sıcağın etkisiyle mi, iş yoğunluğu mu bilmiyorum, hareket etme arzum sıfıra yakındı. Yine de matın üzerine çıkmaktan çekinmedim. 9. gün bir kaç yin asana ve uzun bir meditasyon yaptım. Dün ise uzuun uzun bir yin seansı. Herhalde bugünkü vira sadhanaya, yani ateşi, güneşe selamı, danseden savaşçısı, plank’i chaturanga’sı bol akışa hazırlıktı. İyi gidiyor. Hala gidiyor oluşu bile çok iyi. Projem ise hızlandı, vakit bulup günlük hedeflerimi kaçırmadan yetiştiriyorum.

Ve bu da, yin derslerimde ve kendi yin pratiğimde saldım shuffle’a mevlam kayıra stili kullandığım müzik listelerinden birisi. Salın şafıla gitsin.

 

 

Read Full Post »

treeoflifeBugün, bu 28 günlük sadhana üzerine her gün yazmaktan vazgeçeceğimi farkettim. Ben biraz içe dönük bir tipim. Daha doğrusu, ektiğim fidanı meyve vermeden önce pek dışa vurmayan bir tip. Bu huyumdan vazgeçmeye çalıştığım yıllar boyunca farkettim ki, yok, her şeyi açıklamak, her anı açığa vurmak, her şeyi göstermek pek bana göre değil. 28 günü sonuna kadar götürmeye ve arada bir buraya uğramaya kararlıyım. Ama sosyal medyadan (ya bu sosyal medya lafını hiç sevemeyeceğim galiba) her gün neler yaptığımı duyurmak hoşuma gitmiyor. Kaldı ki, bu sadhanam biraz da içe kapanmayı gerektiren bir niyet içeriyor. İşlemeye de başladı. Yanar halde tutmak için ateşe biraz üflemek iyidir de dört bir yandan fazlaca üflenirse söner ya, öyle. Tatlı tatlı, kendi kendime…

Hani duyarsınız, herhangi bir spiritüel yol seçmiş, yürüyen insanlar (özellikle başlangıçta) yaşadıkları olağanüstü senkronizasyonları, kulağa inanılmaz gibi gelen ama yaşadıkları olayları anlatmaya bayılırlar. Evrenle bağlantılarını, aldıkları mesajları ifşa etmek, kendilerini de inandırmanın bir yoludur sanki. Ama anlata anlata ne olur, bu mesajlar birden kesiliverir. Ne zamanki susup, şaşırmayı ve etrafı şaşırtmaya, kendilerini seçilmiş insan olarak göstermeye çalışmayı bırakırlar, bağlantı kaldığı yerden devam eder. Biraz da böyle.

Bu vesileyle, bitirmek üzere olduğum bir başka sadhananın bugünkü ödevi gereği size Gahl Sasson’un Yaşam Ağacı çalışmasından bahsetmek isterim. Zaman zaman aksatsam, kimi ödevlerden kaytarsam, 10 haftalık meseleyi 13 haftaya yaymış olsam da tatlı bir mucize gibi işleyen bir hikâye bu da. Öneririm: https://cosmicnavigator.com/wishmaker 

Görüşürüz 😉

 

Read Full Post »

#28gunyoga 2. gün

İyi ki asosyalleşelim dedik… Ya da; zaten asosyaliz, dibine batalım da iki satır yazı yazabilelim istedik. Henüz başaramıyoruz ay parçalarım. Evde bile duramıyoruz ne hikmetse. Gece yatısına kalmalar mı dersiniz, sabah kahvaltılı toplantılar üstüne mecburi ofis ziyaretleri mi, yok efendim okula gidip tez danışmanı kovalamalar mı… Arada, yolda belde fit fit whatsapp gıybetleri, efendim feysbuk laykları, laf yetiştirmeleri falan, akşamı ettik. 

Harala gürele teklif yaz, iki üç sayfa iş yap, mail cevapla derken ben hala yaratıcılık sadhanama başlayamamış gibi hissediyorum minnoşlar. Fakat aklıma gelen deli deli fikirleri sürekli not alıyorum. Bakalım sonunda ne çıkacak.

Yogaya gelince, akşam üstü artık kurumuş matımı serip üstüne oturdum. Sordum kendime, bugün canın ne istiyor… Dedi ki savaşçı. Hem de ikincisinden. Kalktım durdum savaşçıya. Bir sağdan bir soldan, arada iki padottanasana, hadi bi daha… Ben genellikle akışlı nakışlı yoga yapıyorum, gül dikenlerim. Yin dışında en çok “durduğum” asana aşağı bakan köpek oluyor, orada dinlenmeye bayılıyorum, bunu da derslerimde böylece ifade ediyorum. Yoga arkadaşlarım kızıyor bana, “lan bunun neresinde dinlenicez,” diye isyan ediyorlar. Ne bileyim, benim için eve dönmek gibi, aşağı bakan köpüş. Bugün ikinci savaşçıda dinlendim; köklenince doya doya apana vayu hissettim, göğüs kafesimi genişlete genişlete parana vayu’ya yelken açtım, başım göğe erdi viyanaya vayu ile tavan yaptım. Sağdan soldan ikinci savaşçının nektarını içe içe savasana’ya vardım, kalp çakralarım. Gece yalnız kaldığı için içerlemiş köpek hanımı da matıma (mecburen) misafir edip  ilk defa bir şey denedim, kendi kendime yoga nidra yaptırdım. Tabi kafa dağılmasın diye jet hızıyla içimden kendime nidra yaptırırken ne olduysa uyuyakalmışım. Derin derin dinlenmişim.

Sonracığıma, aslında okulda örtmenimi beklerken aşağıdaki dergiyle karşılaşıp kurcaladımve karşıma benim için anlamı büyük bir metin çıktı. Buraya da not düşmüş olmak için koyuyorum, cankuşlarım. Ha bu tuhaf sıfatlar da ne, ben nerden senin gül dikenin oluyorum, falan derseniz… Şimdilik ifşa etmeyeceğim tez konum münasebetiyle okumak zorunda olduğum kitaplar yüzünden, son sevgi bükücülerim, beni onlar bozdu.

Ya bir de… Erkeklerde şu son moda dar ve kısa paçalı pantolon, altına çorapsız makosen modasını hiç beğenmiyorum. Bizim okulun gençleri trendy, hepsi öyle öyle giyinmiş gelmiş, doz aşımına uğradım. Çirkin be.

IMG_8650

IMG_8648 (1)

Read Full Post »

recovery20

Katıldığım Recovery 2.0 konferansının etkisiyle bağımlılık meselesine yakından bakmaya devam ediyorum.  İlk bölümde neler dedik;

Bağımlılık, kişinin kendisini kendisinden, hayatın gerçeğinden koparma isteğidir ve özellikle hayatın ilk yıllarında alınan travmaların yarattığı bir durumdur. Bu travmaların çok büyük ve gözle görülür olması gerekmez, yeter ki insanın güvenlik hissini zedelemiş olsun. Anne karnındayken annenin mutsuzluğu, çocuğa yalan söylemek, tutulmayacak sözlerle onu kandırmak, büyük kardeşlerin kıskançlıkları bile risk faktörü olabiliyor. Örneğin çağımızın annesiz, bakıcıyla büyüyen çocuklarında bu risk, ne yazık ki çok güçlü.

Bağımlılık, sadece sigara, alkol, uyuşturucu gibi madde bağımlılığı şeklinde kendini göstermiyor.  Alışveriş, çok yemek, bilgisayar, evcil hayvan düşkünlüğü, öfke, işkoliklik gibi davranış şeklinde de olabiliyor. Akıllı telefonlar mesela, ciddi bir bağımlılık yaratma yolunda ilerliyor. Hadi madde bağımlılığı, yeme bozuklukları gibi durumları anladık da, her bağımlılık “iyileşmesi” gereken durumlar mıdır? Eğer kişinin hayatını olumsuz yönde etkiliyor, başka alanlardan fedakarlık yapmasına, derin suçluluk duygusuna yol açıyorsa, bence evet. İyileşmek tabi ki kişinin kendi seçimi.

Yazının ilk bölümünde, sağlıklı bireyden kastımın genelgeçer anlamıyla, “beyaz, heteroseksüel, sosyal güvenceli, mortgage’ını ödemek için sürdürdüğü ve geleneklerle belirlenmiş hayatından şikayet etmeyen” insan olmadığını söylemiştim. Yine iyileşmek üzerine bir parantez açarak vurgulamak isterim: iyileşmek derken kastettiğim şey normale dönmek değil, şifalanmak, özgürleşmek. Bağımlılık, adı üstünde tutsaklıktır. Guru Charan’ın dediği gibi, bağımlılık teslimiyettir. Sorun şu, neye teslim oluyorsun? Şifalanmak da, dediğim gibi kişinin kendi seçimi. Ancak çok önemli bir noktayı tekrar belirtelim: Bağımlı insanların, bağımlı oldukları şeye karşı muhakeme yetenekleri tam olarak çalışmamakta. Bağımlılığın istikrarla uygulanması zihni bağımlılığa doğru programladığından karar verme mekanizması sağlıklı işlemiyor.

Çoğu sigara bağımlısının “ben sigara içmekten çok memnunum, bana bilakis faydası var,” dediğini bilirsiniz. Zihnen kabul ettiği bu gerçekle yaşayan bağımlının bedeniyle hiç temas etmediğini açıkça anlayabiliriz. Çünkü beden, yıllarca içmiş olsa bile, her sigara yakışta ilk defa buna maruz kalıyormuş gibi şok geçirirmiş. Bana yarıyor diye düşünen zihnin, nikotin ve yanma ürünü olan 4000 zehirli maddenin bedendeki hemen her hücreye nüfuz ettiğini biliyor olabilir ama bedenin gerçekten ne yaşadığını duyumsayamıyordur. İşte mesele de zaten duyumsamamaktan kaynaklanıyor. (Duyumsamanın İngilizce’deki karşılığı sense, sensation). Travma kaynaklı ruhsal acıyı duyumsamaktan kaçınmak, bağımlılığa yol açıyor. Kişi, temas etmekten kaçındığı meselelerini bağımlılıkla örtmeye çalışıyor. Zaten en temel sorunumuz değil mi, kendine temas etmekten kaçınmak…

Yine geçen yazıda, iyileşmenin iki sürecinden bahsettik. Kurtulma aşaması ve bağımsız kalma süreci. Kurtulma aşamasında, genellikle bir merkezde, uzmanlar gözetimi ve topluluk desteğiyle uygulanan 12 basamaklı tedavi yaygın olarak kullanılıyor. Zihin-beden-ruh temasının yarattığı farkındalık 12-basamaklı tedavinin ilk adımı. Önce bağımlılığın kabul edilmesi gerek. Çoğu esrar bağımlısı, yanı sıra kullandığı alkole de bağımlı olduğunun farkında olmayabiliyor. Ya da her regl döneminde ağrı kesici yutanlar bunu bağımlılık saymıyor, veya dolabı ayakkabıyla taşan bir kadın onları ihtiyaçtan değil, bağımlılıktan aldığının farkında değil, veya bir anne çocuğunun obezliğini genetik sanıp duygusal yemek yeme davranışını görmüyor, gibi. Farkına varıp bunu kabullendikten sonra derinden iyileşme başlıyor (tüm terapi süreçlerinde olduğu gibi).

12 basamağın yanı sıra, “smart recovery” adı verilen kendi kendine tedaviden de bahsediyor uzmanlar. Konferansta sadece adı geçen bu yöntemi biraz araştırınca şu iyileşme basamaklarıyla karşılaştım:

1. Motivasyon oluşturmak ve devam ettirmek

2. Nüksetmelerle başetmek

3. Düşünce, duygu ve davranışları yönetmek

4. Dengeli bir hayat yaşamak

Hayat amacı ve motivasyon

Bağımlılığın güven sorunu olduğunu söyledik. Kişi kendine ve hayata güvenmediği için kendini koparıyor. Elisa Hallerman’a göre bağımlılar kendilerini saldırıya uğramış ve güçsüz hissederler, diyor ve ekliyor, bağımlılık bir çağrıdır, “neden kimse beni kurtarmıyor,” çığlığıdır. Çoğu durumda bağımlılığın altında kişinin kendine zarar vererek bir başkasından (genellikle bir ebeveynden) intikam alma isteği de yatabilir. Aslolan, kişinin kendi sorumluluğunu alması (ekliyorum) ve büyümeyi seçmesidir. Dr Marc Lewis de değer yaratmaktan bahsediyor, hayata nasıl bir yatırım yapıyor, nasıl değer katıyorsunuz… Hayatta iyilik istiyor ama ona zarar veriyor bağımlı, bu çelişki bağımlılığı daha da derinleştiriyor. Gelecek odaklı olmak, çözümlerden biridir, diyor Lewis. Yıllar sonra kendinizi hâlâ bağımlı olarak mı hayal ediyorsunuz…

Sat Dharam Kaur da gelecek kurgusunun önemini vurguluyor. En güzel gelecek halinizi tasavvur edin, diyor. Nasılsınız, nerdesiniz, nasıl ve kimlerle yaşıyorsunuz… Tüm bağımlılıklardan kurtulmuş bir halde hayal edin kendinizi, resmedin, nasıl bir resim bu… Geçmişi değil, şimdiyi ve geleceği besleyin, diyor. Her gün, olmak istediğiniz hali niyet edin, söyleyip pekiştirin. Hep söylenen yöntemi de öneriyor; bağımlılığın olumsuz etkilerine karşılık bırakmanın pozitif etkilerini bir kağıda yazın ve hep üstünüzde taşıyın, arada çıkarıp okuyun.

Kalbimizin doğası bağımlı değildir, diyor birden fazla uzman. Kalbimizin kodlarında bize yol gösteren bir öğretmen vardır. Zihin-beden ahenkle çalıştığında bu kodlar açığa çıkar.

akadamahAkahdahmah Jackson, kölelikten gelen bir ailede doğmuş. Bizim kültürde, diyor, çocuklar üç büyükle erken yaşlarda tanışır: şarap, marijuhana, kokain. Kendisi de yıllar süren bu üç büyük bağımlılıktan sonra, düşe kalka tedavi görmüş, onyıllardır ayık ve bu konuda insanlara destek veriyor. İnsan donanımına yüklenmiş bir sübtil enerji yazılımı vardır,diyor. Gülerek ekliyor, batı kafası hariç bütün dünya bunu bilir ve buna inanır. Bu yazılım bilgisayara yüklü, kullanılmayan bir program gibidir. İnsan şüpheyi bırakıp içerideki teknolojiye güvendiğinde ve onunla bağlantıya geçtiğinde çalışmaya başlar ve yol gösterir. İnsan kendine sormalı, bu hayat bir oyunsa sen bu hayat oyununu nasıl oynuyorsun… (ekliyorum, küsüp bir kenarda biri seni kurtarsın diye kollarını kavuşturmuş oturuyor musun, oynuyor musun). Dünyada evi barkı olmayan, gerçekten aç insanlar var. Bir onlara bak, bir de kendine… İyileş ve yaşamak istediğin hayatı yaşa. Hayat senin bahçen olsun, birbirinize iyi bakın, diyor. O program yüklü, o güç var ve sana motivasyonunu söyleyecek, sadece dinle.

Birinci bölümde bozuk sisteme uyumlanmak istememe fikrinden bahsettiğim Guru Singh’e göre bağımlılık alçak benliğin işidir. Yüksek benliğinle, içindeki güç ile birlikte çalışıp alt benliği yönetmek mümkündür. Yönetmek için de anlaman gerekir. Hem alt benliğin neden bu alışkanlığı çağırdığını, hem de üst benliğin gücünü. Guru Singh’in bahsettiği yüksek benlik kendi özünle kurduğun spiritüel bağlantı, içimizdeki güç, tanrı. Bağımlılar zayıf değil, bilakis çok güçlü insanlardır ki, bir davranışa sıkı sıkıya bağlanmışlar. Bu gücü başka türlü kullanabilirsin, yıkıcı değil yapıcı bir şeye odaklayabilirsin. Bağımlı davranışı yok etmek zordur ama değiştirmek mümkündür. Sigarayı sakızla, eroini esrarla, bağımlı olunan adamı bir başkasıyla değil de belki servisle, yeni bir işle, sporla, hizmetle…

Hayatta yapacak çok şey var.

Jennifer McLean da çok güzel özetliyor. Hayatta her şey aksiyondur. Yaptıklarımız hayatımızı belirler. Bu bize, hayatın bir enerji akımı olduğunu ispatlar. Bakış açını azıcık bile değiştirsen büyük enerjisel değişimler olur. Hayat burada, bizi desteklemek için var. Anda ne hissediyorsan bunu yaşamalısın. Öfkeyse öfke, acıysa acı, yaşamalısın ki geçsin. Kendine duyumsama izni ver, duyumsadığın şeyi sesli olarak da söyle, öfkeliyim. Hatta ağla, bağır, yastıkları döv. Hissi özgürleştir ki özgürleşesin. Sonra, dikkati başka yere ver. Aktivizm olur, kendini araştırma olur, bir sürü olasılık var. Sor kendine, hayat amacım ne? (Shiva Rea’nın anlattığı Afrika geldi aklıma. Çok genç yaşta aktivist olarak Afrika’ya gidiyor. Gezdiği yerlerde, değişik yerli topluluklarla tanışıyor. “Karşısına çıktığımız kabile reislerinin hepsi önce adımızı sorarlardı,” diye anlatıyor, “ikinci olarak da hayat amacımızı: Shiva, misyonun ne?”) Hepimizin bir enerji imzası varmış, o imza da işte içimizde, keşfedilmeyi bekliyormuş.

Gabrielle Bernstein da 12 Basamaklı tedaviyi yogaya entegre etmiş ve bağımlılık tedavi programları düzenliyor. O da yıllarca alkol ve uyuşturucu bağımlısı olarak yaşamış. Bir kaç kere, uzun aralıklarla ayık kaldıktan sonra alışkanlıklar yeniden nüksetmiş. Benim de oldukça sevdiğim ve herkeslere önerdiğim, Desikachar’ın The Heart of Yoga‘sını okuyup hayatına entegre ettikten sonra yeniden nüksetme yaşamamış. Bağımlılığa karşı güçsüz olmak, aciz olmak anlamına gelmez, diyor. Değiştirebileceğim şeyler de var hayatta. Tamam, yağan yağmuru durduramam ama yağmur hayatımı engellemez, yapacaklarımı yine yapabilirim. Bağımsızlık isteğinin içerden geldiğini o da söylüyor. İçerden dışarıya doğru büyürüz, insan içerden-dışarıya programlanmıştır, dışarıdan içeriye değil. Dışardan bir şey gelmez.

premGuru Prem, kutsal hizayı anlatıyor, bu isimde de bir kitabı var (Divine Alignment). Omurganın yerçekimine karşı düzgün hizalanmasıdır ki bedenin tüm fonksiyonları ahenkle çalışsın. Bizden güçlü olan yerçekimi bu gücüyle hareket etmemizi de sağlıyor, ölmemizi de. Kutsal hizaya uyumlu, kaynakla bağlantıda olursan neye ait olduğunu anlarsın ve bunu dışarıda aramazsın. Azıcık kalbinizi açıp dinleyin, diyor, bilgi her yerden gelebilir. Öğretmen sadece bir insan formunda olmaz, belki bir cümle, bir sutra sana bir sürü şey öğretir. Öğrenmemizi sağlayan iki şey vardır: biri öğretmenler ve öğretiler, diğeri zaman ve mekan. Oturup dinlemeyi öğren. Annemiz ilk öğretmenimizdir, şefkatli bir öğretmendir. O zaman kendinize şefkatli bi anne gibi yaklaşın. Bedenin alt kısımları (karın boşluğu, pelvis) anneyle ilgilidir, anneye, doğa anaya bağlıdır. Bu bölgelerle bağlantınızı güçlendirin. Oturma kemiklerinin yere değmesi önemli, bu kemikler direk kalple konuşur. Oturun ve dinleyin. Kendinize yeniden annelik yapın. Oturmak zor olabilir, çünkü endişeli ve üzgünsün. Öfkeli, güvensiz ve depresif hissediyorsun. Bu bağımlılığa başlamadan çok önceden beri acı içindesin. Dinlemeye karar vermeden önce daha ne kadar acı çekmek niyetindesin?  Acı, bir enerji dönüşümü olarak bilgece kullanılabilir.Otur ve dinle, o acı nerede, sıkışma nerede… Sıkışma, kaçınılmaz olarak genişleme getirecek, kalkacaksın. Kendin ve başkaları için ayağa kalk (stand for your rights). Aktif ol, doğru için uğraş. Sonra yürü. Yürümek güzeldir, böylece istediğin yere varırsın.

Unutma, en değerli oyuncağın kendinsin. Oyuncakla eğlenebilmek için, onunla nasıl oynayacağını bilmelisin. Kendinden zevk al, kendini öğren, kendine en iyi oyun arkadaşını öğret. Korkuları olan bir çocuğu oyuna oturtamazsın. Korkuları keşfet ve üstesinden gelmeyi öğren. Biraz korku iyidir, biraz korku olmazsa cesaret de olmaz. Cesur olup kısa yolu seç; kendini geliştir. (Guru Prem’in önünde saygıyla eğiliyorum, başka incilerine de değineceğim.)

Uyarandan uzaklaş, canavarı besleme

Özellikle bağımlılığı bırakmanın ilk zamanlarında dürtüler bol bol yokluyor. Ego çok güçlü savunma mekanizmalarıyla bağımlılığı geri çağırıyor. Kimi uzman, gerekirse bütün hayatınızı değiştirin, diyor. Özellikle bağımlılığa bağlı arkadaşlar, çevre, yan ürünlerden uzak durmaya çalışılmalı. Tabi ki daha fazla izole olmadan, yeni şeyler, yeni insanlar, yeni yerler deneyerek. İnsanlar etraflarında gördüklerini yaparlar, bütün öğrenme taklit üzerinedir, o yüzden kimlerle takıldığınıza dikkat edin.

Kişi hep bilinçli, sürekli izleme halinde yaşamalıdır, diyorlar. Bağımlılığı terkederken yeni bir rutin kurmak, beyindeki tek koşula bağlı haritayı çözmeye yarıyor. Kundalini Yoga eğitmeni Sat Dharam Kaur, bağımlılık, muhakeme yeteneği olmayan bir ilkel beyin aktivitesi olduğu için ve insanın rutin arar, rutin sever yapısı nedeniyle, özellikle bağımlılığın bırakıldığı ilk kırk gün belli bir aktivitenin sürekli uygulanmasını öneriyor. Her gün aynı saatte yapılacak bir şey, bir saatlik yoga çalışması da olabilir, lavabo ovmak ya da oturduğun yerden bir mantra (veya dua) okumak da. Otomatik ve istikrarlı aktiviteyle sinir sisteminin rahatlayacağını anlatıyor. Tommy Rosen da kendi deneyimini anlatıyor, kaldığı rehabilitasyon merkezinde her sabah yatağını kusursuz bir şekilde toplama kuralı varmış. Nefret ettiği bu kuralın ne kadar işe yaramış olduğunu sonradan anlamış, tamamen bilinçli bir şekilde yapılan eylem (bir nevi meditasyon) sinir sistemini rahatça yeniden programlamaya yarıyor. Yogi Bhajan’ın sözünü hatırlatıyorlar; tamamen bilincinde olduğun koca bir gün yaşamak istiyorsan, sadece yirmi dakikasını buna ayır.

Arzu yükseldiğinde nefes ve EFT uzmanlarına göre tapping egzersizleri geciktirmeye yardımcı oluyor. Her ikisi de beynin değişik alanlarını uyardığı için oldukça mantıklı.

Gabor Maté, dürtü geldiğinde alınacak beş adımdan sözediyor:

Yeniden adlandır: Arzu geldiğinde hemen not al, bilinçli ol, ön beyini çalıştır. “Şunu yapmak için sigara içmeliyim”i değiştir: “Şu anda sigaraya ihtiyacım yok. Sadece ihtiyacım olduğuna dair takıntılı bir fikrim var. Bu gerçek değil, yanlış bir inanış. Acil ihtiyacım olduğu, ihtiyacım olduğu bir yalan”.

Yeniden anlamlandır: “Neden bu bağımlılığım var? Bunun etmenleri beynimin derinliklerinde.” Utanma, kendini suçlama. Bağımlılık dürtüsü kişiliğini anlatmaz, karakter zayıflığını göstermez. Bu, kontrol edemediğin durumaların sonucudur. Kontrolünde olan, dürtüye verdiğin cevaptır. Sorumluluğunu al! Tamam, dopamin ve endorfinin çocukluğunda eksik kalmış olabilir ama bu eksikliği gidermenin daha güzel ve sağlıklı yolları var.

Yeniden odaklan: Kendine zaman tanı. Nasıl hissettiğin değil, ne yaptığın önemli. Zevkli, aktif bir şey yap. Beynine bu dürtüye uymamayı öğret. Her seferinde arayı uzatarak belki, önce beş dakika, sonra uzat, dürtüye uymayı her seferinde biraz daha geciktir.

Yeniden değerlendir: Bu bağımlılık hayatını harabeye çeviriyor belki, buna nasıl bulaştın? Yargılamadan bak. Kendimizi yargılamıyoruz, anlamaya çalışıyoruz. Ne kadar açık görürsen o kadar çok özgürleşirsin. Beynin bu bağımlılığa fazla değer veriyor, ama bir bok değil. Bilakis, bak neler etti sana. Hatta her gün bunları yaz, farkına var, gör. Bu farkındalık gardiyanın olacak. Dürtü hep geri gelecek, bunu bil. Her seferinde başa dön. Bunları uyguladıkça, zamanla dürtünün enerjisi kesilip yok olacak. Her dürtü geldiğinde canavarı besleme.

Yeniden yaratmak: Yeni bir hayat seç, yeni bir iş, uğraş. Tanrı bizi kendi suretinde yarattı, her insanın yaratma dürtüsü var, bu dürtüyü doyur. Cehenneme giden yol, niyet eksikliği taşlarıyla döşelidir. Tökezlemekten mi korkuyorsun? Elbette tökezleyeceksin, insan olmak bu demek, insan tökezler. Sonra başa döner, beş basamak yeniden…

Anla ve affet

Bağımlı kendine yeniden annelik ederken şefkatli bir merakla kendini araştırır ve bağımlılığa yol açan etmenleri keşfederse, dikenler kökünden yolunmuş olur. Ama anahtar kelimeler önemli, şefkat ve merak. Tarladaki dikenlere biçerdöverle dalmak çözüm değil, Guru Prem’in dediği gibi dinleyip anlayarak onları sökmek faydalı. Yaramaz bir çocuğu dövüp odaya kitlemektense derdini dinleyip sorununu çözmenin daha insani olması gibi.

Derinlerde yatan bağımlılığın nedeni ne? Dokularımızdaki meseleler ne? (Bugünlerde yoga eğitimlerinde bol bol duyacağımız belli olan yeni bir tabir: issues in our tissues) Sorunların kaynağını EFT, yoga, meditasyon, enerji çalışmaları, şamanik uygulamalar ile görmek mümkün. Gerçekten de mümkün ama YETERLİ DEĞİL. İnsanın karşılaştığı travmayla nasıl başedeceği önemli. Sadece bağımlılık için değil, bütün bu “her şeye yeterim” iddiasındaki çalışmalar için düşünüyorum bunu. Oldukça da etkili olan bu çalışmalar, ortaya çıkardıklarını yerli yerine, güvenli bir şekilde oturtabilmek için terapiyle desteklenebilir. Tek başına yoga ile her şeyi halledemeyebilirsiniz.

Bağımsız kalma sürecinde psikoterapi desteği önemli. Sorunu, kimseyi ve kendini suçlamadan anlamak affetmeyi de beraberinde getiriyor. Bağımlılık etrafında dönen, fitilleyicisi olan ve/veya sonucu olarak utanç ve suçluluk duygusu da böylece hafifliyor. Guru Prem, yüzünde suçluluk duygusuyla eve gitmek istemezsin, kendini affet, diyor. Kendini sevgiyle affet, kalbin açık olsun. Utancın karşıtı huşu içinde olmaktır. Dik otururken kalbini açmak, göğüs kafesini genişletmek için karın boşluğundan destek alırsın. Kutsal merkezin olan karın kalbi destekler ve kalbin genişler. Geniş bir göğüs kafesi, dik bir omurga ile huşu içinde başını eğersin. Bu duruş şunu der: Kendi kalbimin özüne boyun eğiyorum, zihnimi gerçek bilgeliğin önünde eğiliyorum. Ama eğer karın merkezin göğüs kafesini desteklemeden başını önüne eğersen, omuzlar düşük, göğüs kafesin çökük; bu utancın göstergesidir, başını utançla eğmektir. (Vay…) Yani kalbini aç, onun bilgeliğine güven. Sevgiyle affediş ancak kalple anladığında mümkün. Bütün -malı, -meli’ler de suçluluğu besler diyor Guru Prem.

Sorunların kaynağının genellikle erken yaş travmaları olabileceğinden, bunlara maruz kaldığımız için şimdi bağımlı olduğumuzdan, suçun ne bizde ne ailemizde olduğundan geçen bölümde yeterince bahsettik. Herkes için kaynak bambaşka bir şey olabilir. Yöntemler de başkalaşır. Mühim olan sağlıklı ve güvenli koşullarda bunlarla karşılaşmak, bunları anlamak ve affetmek. Anlayış olunca affediş de kendiliğinden geliyor. Kalpten barışınca da dikenler birer birer sökülüyor.

Kalp açıklığı sadece bağımlının kendisine göstereceği bir şey değil, etrafında da bu açıklıkla karşılanırsa iyileşme hızlanıyor. Geçen yazıda bahsettiğimiz anlayışlı topluluk, aile desteği kadar toplumca kabullenilmek de önemli. Güven duygusu böyle gelişiyor. Suçluluk duygusu, bizimki gibi ayıplama, kınama merkezli toplumlarda en zor başedilen duygulardan olsa gerek. Örneğin birisi “aa sen daha sigarayı bırakmadın mı,” diye alt dudağını ısırarak sorduğunda hemen suçluluk yükleniyor, yalan söyleme ihtiyacı nüksediyor, bu da suçluluğu daha da artırıyor. Oysa anlayışla karşılanmak ve onaylanmak iyileşmenin süper hızlandırıcıları. Onaylamaktan kastımın iyileşme çabasını onaylamak olduğunu anladınız.

Jennifer McLean harika grup toplantılarından bahsediyor. Burada insanlar biraraya gelip herhangi bir konu hakkında konuşuyorlar. Herkes sırayla kendi fikirlerini söylüyor. Birisi konuşurken diğerleri, konuşan kişinin söylediklerine katılmıyor olsalar bile gülümseyerek kafalarını sallıyor, onu onaylıyorlar. Harika, değil mi?

Benzer süreçlerden geçen insanların birlikteliğinin öneminden de bahsetmiştik. Düzenli bir şekilde toplanıp birbirini desteklemek, zihin-bedenin rutin ihtiyacını karşıladığı gibi, dürtülere karşı destekleyici kontrol mekanizması da oluyor. Kimi uzman bir şifa çemberi kurun, diyor, hatta kadınsanız kadın çemberleri oluşturun (ah en büyük hayallerimden biridir… Egosuz, birinin diğerini bilinçlendirmediği, yargılamadığı, kınamadığı, salt deneyim paylaşımına dayalı, anlamaya hedefli, ideolojik çerçevelerden, dedikodudan uzak, açık, anlayıp kabullenmeye, kadın gücünü birlikte farketmeye odaklı, meditatif kadın çemberleri…)

Çakralar..

Anlayıştan bahsetmişken, çakralar ve bağımlılık ilişkisini anlatan Ashley Turner’ın süper sunumunu da özetleyeyim. Biliyorsunuz yedi çakramız, enerji trafolarımız. Her birinin yönettiği fiziksel sistemler ve duygusal durumlar farklı. İşte her bir çakra ve düzensizlikleriyle bağlantılı oldukları bağımlılıklar. Tüm bağımlılıkları kapsamıyor ama çakrayı biraz anlayınca diğerlerini yerleştirmek kolaylaşabilir:

Birinci çakra kökümüz, fiziksel kimliğimiz. anne karnından başlayarak, 12 aylık olana kadar gelişiyor. Güvenlik, stabilite, hayatta kalacağını bilme ile ilgili. Hayatta yer alma hakkın olduğuna güven duymanın geliştiği, nefes ve yemek ile nasıl hayatta kalacağımızı öğrendiğimiz evre. Baskın elementi toprak. Bu evrede yaşanan travmalar, yemek bozuklukları (duygusal yeme, anorexia), hayatı idame ettirme ve güvenlikle ilgili bağımlılıklar (kumar, alışveriş, işkoliklik) yaratabiliyor. Çakraların düzensizleşmesi için sadece temsil ettiği evrede darbe alması gerekmiyor, ileri yaşlarda da ortaya çıkabiliyor. Örneğin birinci çakra düzensiliği, sürekli sözlü ve fiziksel şiddetin olduğu, çocuğun besin ve sevgiyle fazla desteklenmediği, annenin sürekli depresyonda olduğu ailelerin çocuklarında görülüyor.

İkinci çakra dugusal kimliğimizin geliştiği 12-24 aylık evreyi temsil ediyor. Kalçalar, cinsel organlar, pelvis, üriner sistemi yönetiyor. Bu evre, oral evre ile aynı, her şeyi tanıma isteğiyle ağza götürme dönemi. Çocuk hayatta kalacağını anladı, şimdi de hayatı tanımaya çalışıyor. Her türlü cinsel taciz, çocuğun duygularını dışarı vurmasını engellemek (mesela ağlamasını bastırmak) ikinci çakrayı yaralıyor. Seks ile ilgili tüm bağımlılıklar bu çakrayla ilgili. Yaratıcılığı da yöneten ikinci çakranın baskın elementi su. Su ile ilgili alkol de bu çakraya bağlantılı bağımlılık.

Üçüncü çakrada ego kimliği gelişiyor. Hayatta ve güvendeyiz, duygularımız da var ne güzel, şimdi de bağımsızlaşıp otonom birey olma yolundayız. Birey olma, bireysel sınırlar çizme dönemindeyiz. Buna fırsat tanınmamış durumlarda, kendinden ya da aileden utanma gibi duygularla düzensizleşiyor. Karın bölgesi, sindirim sistemini yöneten üçüncü çakranın elementi ateş. 18-42 aylar arasında gelişiyor. Ateşli ve  aktif bağımlılıklarla ilgili, kafein, kokain, amfetamin, iş, öfke, intikam bağımlılığı gibi. Sindirim ve yemek yeme düzensizlikleri yine burada.

İlk üç çakra  tamamen dünyayla ilgili: Güvenlik, haz ve güç.

Dördüncü çakra alttaki üç ve üstteki üç çakra arasında köprü. Kalp, göğüs kafesi bölgesinin elementi hava. Birlik, sevgi, kucaklamakla sosyal kimliğin geliştiği evre; 3,5-7 yaş arası. Sevme ve sevilme hakkı farkediliyor. Üzüntü, yas da burada yatıyor. Ebeveynlerin boşanması, sürekli eleştiren veya sevgi göstermeten ebeveyn, kalp kırıklıkları, hangi yaşta olursa olsun sevilen birini kaybetmek, sevilmeye layık olmadığını düşündürüyor. Kalp kırığını havayla doldurma isteği nedeniyle sigara, marijuhana; sevginin tadını hissetme arzusu nedeniyle şeker bağımlılığı burada.

Beşinci çakra boğaz merkezi. Elementi eter. İfade etme, konuşma ve duyma, boğaz, çene, kulaklar, ağız bölgesi. Yalanlarla bozuluyor. Dumanlı ortam, yalanlar yine marijuhana ile ilgili. Çok kapalı veya hiç özel alan bırakmayan çok açık ailelerde, çocuğu hiç konuşturmama durumlarında düzensizleşebiliyor. Yine ağızla ilgili bağımlılıklar (sigara, obezite) bu çakrayla ilgili.

Altıncı çakra, üçüncü göz.  Vizyon ve hayal kurma merkezimiz. Oldukça yaratıcı bir çocuğun önünü kesmek, çocuğa yalan söylemek (gördüğüyle duyduğunun uyuşmaması) durumlarında çakra düzensizliği, başka bir yerde olma isteği yaratıyor. Halüsinojen maddeler, yine marijuhana bu çakrada.

Tepe çakra evrensel kimliğin ötesine geçişi simgeliyor. Spiritüel evre olduğu için spiritüel bağımlılıklar burada. Topraklanıp yerleşmeden sürekli arayışta olmak, hocadan hocaya dolaşmak, gibi.

İlk üç çakra düzensizse ve kişinin hayatında finansal, bedensel denge yoksa, bedende akan fazla özgür enerji bağımlılığa dönebilir de diyor Ashley Turner.

Hayatını düzenle

Ruh kadar, bedenin de sürekli desteklenmesi öneriliyor. Öncelikle, davranış bile olsa bağımlılığın fiziksel bir durum yarattığını tekrar kabul edelim. Hormonal durumlar sözkonusu. Dopaminler, endorfinler salgılanıyor, efendim şeker seviyesi dalgalanıyor, kortizol seviyesi yükseliyor, alkalin durumu değişiyor, sinir ağları bağlanıyor… Bütün bunları dengede tutmak mühim, diyorlar. Beslenmek ve rutinle ilgili aşağıda sıraladığım önerileri birden uygulamaya çalışıp başaramayınca güven kırılması yaşamaktansa, her gün birazını denemeyi, bu önerilere basamak basamak alan açmayı öneriyorlar:

Protein ihtiyacını karşıla. Özellikle kahvaltıda bol protein al.

Şeker seviyeni dengede tutmayı öğren. Bağımlılık ne olursa olsun, yokluğunda anksiyeteye yol açan şey şeker seviyesindeki düşüştür!

Her gün egzersiz önemli. Düzenli egzersiz, hayattaki seçimlerini değiştirir. Egzersiz sırasında belki sadece bir an odaklandığımız, sadece egzersizde olduğumuz bir an olur. Sadece o an için bile yapabilirsin.

Serotonini yüksek tut, sabah egzersizi yap, dans et, şarkılar söyle

Güneş ışığına maruz kal

Erken kalkmayı dene. Sabahın körü, sabırlıca yatağından kalktığında mesela, kendi amacına bağlanırsın, kendi kaderinle hizalanırsın.

Her gün bilinçli, meditatif bir eylem yap (Tommy’nin yatak toplaması gibi).

Yine her gün küçücük de olsa bir kişisel pratik yap, dua olabilir, mantra, yoga, namaz, tesbih, neyse…

Yoga ve meditasyon hızlı etki eden yöntemler, onları dene.

Bu yolu yürüyorsan her gün pratik yapacaksın, kurtuluş kesindir. Tünelin sonunda mutlaka ışık var, yeter ki niyetle çabala.

Çok sağlıklı ve tam beslen, kendi beden ihtiyacını öğren, buna özen göster. Yemeğini kendin yap. Yaptığın yemeğe elinin, derinin değmesi önemli. Kendi yemeğini hazırlamak (ve kendine özen göstermek) çok derinden kendine “ben buna değerim,” mesajı verir. İnsan kendini cezalandırmaktan vazgeçer, modu yükselir, kendine güveni, neşesi artar.

Hayatına tatlılık doldur. Rafine şeker değil, hayatın sübtil tatlılıklarını araştır. (Dr. Robert Svoboda’nın Prakriti kitabından hatırladığım bir bilgi: özellikle alkolizm şeker seviyesiyle ilgili olduğu için, iyileşirken etrafı tatlı şeylerle doldurmak gerekiyormuş, tatlılığı çağrıştıran resimler, tatlı kokular, gibi).

Alternatifleri arttır, değişik sebze suları hazırla. Karıştır iç, örneğin turp asid seviyesi ve karaciğerin temizlenme desteği için çok öneriliyor. Sadece sebze suyuyla beslenme, lifler ve çiğnemek de önemli. Çiğnemek serotonin seviyesini artırır. Özellikle havucu, yağı ve lifinden ötürü çiğneyerek de ye. Ama günde bir bardak sebze suyuyla besinleri sıvı almak, bedenin sıvılaştırmak için harcayacağı enerjiyi, mutluluk olarak özgürleşir.

Çiğ beslenmek de karaciğeri destekler. Beslenmende birden değişiklik yapma. Birden vejeteryan olma, mesela. Bağlı olduğun soy asırlardır et yiyor, etsizliğe birden alışamazsın.

Doğada vakit geçir. Doğa, tamamen dengede olduğu için insanı dengeler, insanı temiz bir yaşama davet eder. Doğa, anne şefkatini hissettirir. Toprakta yalınayak yürümek, toprakla uğraşmak elektrik seviyesini düzenlemek için önemli.

Yaban mersini, reishi mantarı, gojiberries gibi yiyecekler ve lutein elektrik seviyesini düzenliyor (unutmayın, her şeyin çoğu da zarar, nasıl tüketileceği öğrenilmeli).

Susuz kalma. Bağımlılığın susuzlukla (yine alkalin) çok ilgisi var. Sabahları ilk yapacağın şey su içmek olsun (Bir litre diyorlar).

Yediğin yemeğe teşekkür ederek başla. Unutma, bitki ya da hayvan senin yemeğin olabilmek için canını verdi, teşekkürü hakediyor.

Beden temizliği iyi olur. Bağırsak temizliği, diğer ayurvedik yöntemler şahane.  Ayurvedik beden tipine göre davranmak da hayırlı. Örneğin vata susuz kalmayacak, pitta ateşi dindirmek için toksik kanı temizleyecek.

Unutma, iyi beslenmek ve insan desteği bağımlılığın düşmanıdır.

Uzun süreli bağımlılığa maruz kalan sinir sisteminin toparlaması için zaman lazım. İlk dokuz ay (!) önemli, dokuz ayda beden kendini yeniler…

Dengeni kaybettiğini hissettiğinde bir dur, dinle. Belki çocuk pozisyonuna geç, kendini yeniden eve getir.

Kendinle bağlantıda kal, bütünlüğünü korumaya çalış.

Nefes ver…

Nefesin farkına varmak, onunla çalışmak her uzmanın belirttiği önemli bir unsur. Nefes aldığında kalbini doldurur, kalbinle iletişime geçmeye başlarsın, bu iletişim her hücreye yayılır. Guru Prem diyor ki, Nefesinin farkına var. Özellikle nefes verişini izle. Nefes verirken ölürsün. Ölümle başedebilmelisin.

Sat Dharam Kaur da her gün şu egzersizi öneriyor bağımlılıktan iyileşenlere: Düzgün otur, sol burun deliğinden nefes al, tut, sol burun deliğinden boşalt. (Parasempatetik sinir sistemi ve rahatlama için herhalde).  Bir kaç kere ile başllayıp her gün çoğaltarak günde 25 daikaya kadar çıkabilirsiniz, diyor.

Konuşmak da bir nefes verme biçimidir. Ağzından çıkan sözler pozitif, yapıcı olsun. Kendi söylediklerini dinle. Beyin duyduğu şeyin doğru-yanlış olduğunu sorgulamaz, ne duyuyorsa onu yapmaya çalışır (NLP’yi hatırlayalım), olumlamalar söyle. Sesle sistemi reboot edip yeniden programlayabilirsin. Duyu sistemi tetik mekanizmalarıyla dolu. İşitme duyusu güçlü bir tetikleyici.

Mantra çok güçlü bir enerji akımı (ses dalgası). Mantralar söylenen kirtan gruplarında enerji gerçekten de çok güçlü oluyor. Ses titreşimi bizi de titreştirir. Kadınların kendi gücünü farketmesi için (BRAM) sesi, herkes için SO HUM, SAT NAM mantra meditasyonu, kalp ritmine yakın müzikler… Müzik önemli, ruhuna iyi gelecek müzikler dinle. Spiritüel olması şart değil, sana iyi geliyorsa rap, metal dinle, farketmez.

Vurmalı çalgılar öfkeyi almak için çok etkili. Afrikalı köleleri zaptedebilmek için ellerinden aldıkları davulları geri vermişler. Öfkesini davula veren köleleri kontrol etmek kolaylaşmış.

Kadın gücü

Sukhdev Jackson’ın kadınlarda artan bağımlılığı kendi kadınlık güçlerinden kopmakla ilşikilendirdiğini söylemiştik. Oysa kadınlar çok güçlüdür, gücünü eline alan bir kadını durduramazsın, diyor. (Bazılarınız titredi, değil mi). Çünkü kadın yaratır. Kadının bu gücünden korkan erkeğin baskılamasıyla kendi dişiliklerinden nefret eden kadınlar zamanla döngülerinden koptular. Aya uyumlu olması gereken regl dönemleri güneşe uyumlandı, sancılı, zor, sinir bozucu bir hale geldi (PMS kabusu). Bu sancıdan kurtulmak için kadınlar kendi öz güçlerine değil, dış maddelere yöneldiler. Oysa menstruasyon, doğayla birlikte devinmektir, bir ritüeldir. Regl olduğunuzda bir törendesiniz, kutlayın. (Shiva Rea da regl döneminde kendinizi Ay Kraliçesi ilan edin der.) Biraraya gelin, kadınların enerjisi birbirini düzenler. (Aynı evde yaşayan kadınların aynı anda regl olduğunu hepimiz biliriz.) Yani kadınlar, birleşin, birleşelim!

Yeniden, yeniden, yeniden

Bağımlılıktan kurtulma yolu kolay yürünmüyor ama istikrarlı başarıyla gayet mümkün. Farkına var, niyet et, alan aç, uygula.

Ana kaynakla bağlantın kopmasın, yorgunluğa, açlığa, strese izin verme (Çocuğu kendisinden koru). Disiplinden çıkarsan, kendini geri getir. Belki bilirsiniz, evrim doğrusal değil, döngüseldir. Dürtüler, kapanmayan döngüler, affedip barışmadığımız meseleler dönüp gelecek. Yeniden, yeniden uygula. Başarısız olursan önemli değil, başarısızlıkta çok önemli bir enerji var, izle. Hep izleyici, hep bilinçli.

Konferansın tamamını elde etmek için: http://www.entheos.com/Recovery2point0/Purchase

Read Full Post »

recovery2point0

Bağımlılık denen şey evlerden ırak insanların, sokak çocuklarının, dışlanmış uzak akrabaların, tehlikeli arkadaşların meselesi mi? Yoksa hepimiz bağımlı mıyız? Gözle görülür tiryakiliklerimizin dışında gizli bağımlılık denen rahatsızlıklarımız olabilir mi? Coğrafyamızın bağımlılığa neden bu kadar yatkın olduğunu düşündünüz mü? Bağımlılıktan kurtulmak mümkün mü? Geçtiğimiz hafta  Amerika’lı yoga eğitmeni ve kendi iyileşmesinin ardından 20 yıldır alkol, uyuşturucu ve davranış bağımlılıkları tedavisi danışmanlığı yapan Tommy Rosen’ın düzenlediği online konferansa katıldıktan sonra bu sorular ve cevapları şekillendi kafamda. Bağımlılıktan kurtulmaya ilişkin pek çok değişik bakış açısı sunan, kendileri de değişik bağımlılıklardan kurtulmuş nörolog, yoga eğitmeni, avukat, spiritüel önder gibitoplam 33 uzmanla gerçekleştirdiği röportajın, yetişemediğim bir kaç tanesi hariç, hemen hepsini izledim. Uzmanların bağımlılıktan kurtulma sürecini ve bağımlılığın kökenlerini, iyileşme yollarını açıklamalarını izlerken bağımlılıkla ve kendi bağımlılıklarımla ilgili bakış açım koca bir değişikliğe uğradı.Yıllarca ağır sigara tiryakisi olarak yaşamış, bu bağımlılığı ara ara nükseden biri olarak derinden etkilendiğimi söylemeli, bir defter boyu aldığım notların özünü, bizim topluma adapte edip düşündüklerimi, konferans sırasında başka kaynaklardan da yaptığım araştırmaları paylaşmalıyım.  Umarım madde ya da davranış bağımlılığıyla boğuşan veya bunlardan kurtulma sürecinde olan, veya farkında olmadan taşıdığı bağımlılıklarla yaşayanlara, bağımlı sevdiklerine yardım etmek isteyenlere ve hatta çocuklarını bağımlılıktan korumak isteyenlere bir ışık olur.

Konferansın adı “recovery 2.0” yani iyileşme. Bağımlılıktan kurtulmak bir gecede olmadığı gibi, o bağımlılığı bırakma süreci de kolay atlatılmıyor; bir ömür boyu sürebiliyor. Yani sigarayı, uyuşturucuyu, alışverişi, kumarı, çikolatayı, seksi, şekeri, mükemmelik kaygısını ve daha nice bağımlılığı bir kere değil, her gün bırakıyorsun aslında. Bu yüzden iyileşme süresi çok önemli. Katılan her uzman, “20 yıldır iyileşiyorum,” ya da “7 yıldır ayığım,” diyor. Yıllar alabilecek bu iyileşme süresi boyunca bağımlılık insanı her gün dürtmüyor tabi. Dürtüler zamanla azalıp yok oluyor  ama belki yıllar sonra bir gün tetikçi bir nedenle yeniden aynı bağımlılığın tuzağına düşülebiliyor insan. Buna nüksetmek deniyor. İyileşmenin iki ana süreci var;

1.Bağımlılıktan kurtulmak
2.Bağımsız kalmak

Konferans genel olarak birinci süreci, yani bağımlılığın göbeğinden çıkma meselesini12 basamaklı tedavinin gücüne devredip, ikinci iyileşme sürecine yoğunlaşıyor. 12 basamaktan ileride bahsedeceğim. Bağımlıların en korktukları ve olmak istemedikleri yer de, bağımlılığın ötesi denen bu ikinci alan. Ayılınca ne yapacağım, sigara içmeden nasıl sosyalleşeceğim, aman allahım şekersiz bir hayat mı, işkolikliği bırakırsam hayatımı idame ettiremem, gibi endişeler bağımlıyı konfor alanında tutup bırakmıyor. Bağımlılığın kökenini araştırma ve derinden iyileşme ise aslında bu ikinci süreçte gerçekleşiyor.

Bağımlılık nedir, kimdir bu berbat bağımlılar?

Bağımlılığın en basit tanımı, hayatına negatif etkiler getirmesine rağmen bir davranışı durduramadan devam ettirmek. Yararlı bağımlılıklar da olabilir elbette ama iyileştirmek istediklerimiz ve bu konferansın hedefinde bulunan bağımlılıklar negatif etkileriyle ayrışıyor. Örneğin işkolikliği faydalı bir alışkanlık sanabiliriz. Eğer işkolik, çalışmak için hayatının diğer alanlarından feragat ediyor, kendi ihtiyaçlarını, sevdiklerini  boşveriyor, enerji ve sağlık kaybediyor, yalnızlaşıyorsa, çalışkanlık sandığı şey aslında bağımlılık olmuş demektir.

Bağımlılık denince aklımıza beş büyük geliyor: uyuşturucu, alkol, yeme bozuklukları (duygusal yemek, obezite, anorexia), seks ve ilişki bağımlılıkları (bağımdaşlığı da içeriyor) ve para ile ilişkili bağımlılıklar (kumar, alışveriş, fazla para harcamak). Malesef bunların dışında daha yüzlerce bağımlılık türü var. Nikotin, kafein gibi madde şeklinde de olmak zorunda değil. Örneğin düşünce bağımlılıkları; negatif düşünme, depresyon bağımlılığı, öfke, hep ertelemek, gibi.

Konferans katılımcılarının hepsinin ortak görüşü şu: bağımlılık, aslında bir bağlantı koparma isteği. Şimdiki zamandan ve hayattan kopup, temeldeki acıyı hissetmekten kaçınmak. Televizyon, bilgisayar, oyunlar, sex drugs & rock’n roll, ne derseniz…  Şimdiki zamanda, bilincinde olmadığımız, derinden sızlayan acıların kaynağı geçmişimizdeki, özellikle hayatımızın ilk yıllarındaki travmalar. Ne yazık ki bu travmaların gözle görülür, büyük, fiziksel, cinsel olması gerekmiyor. Güvenlik duygusunu alaşağı etmiş her şey olabilir. Hayata duyulan güvenin azalması ve yokolması, bağımlılıklar için zemin teşkil ediyor. Çocukken yaşadığımız ortam, gördüğümüzle duyduğumuzun farklı olması, sürekli kandırılmak, şahit olduğumuz ebeveyn tartışması, evdeki mutsuzluk, kardeşlik ilişkileri, hatta anne karnındayken annemizin sıkıntısı, depresyonu, belki içtiği sigara, onun bağımlılıkları bile bizi etkiliyor ve ileride bağımlılığa yatkın hale getiriyor. Aile sisteminin çok geçmişindeki acıları da farkında olmadan taşıdığımızı düşününce bağımlı olmak, kurbanlıkla aynı şekle bürünüyor.  Özetle bu bir hastalık, kontrolsüz zayıflık olmaktan çok, derinde yatan başka bir rahatsızlığın göstergesi oluyor. Bu derin rahatsızlıklar iyileşmedikçe de bağımlılık devam ediyor ya da şekil değiştiriyor. Eroin bağımlılığından kurtulup esrar bağımlısı olmak gibi. Sigarayı bırakıp şekere bağlanmak, gibi. (Bu arada şeker çok yaygın ve farkında olunmayan bir bağımlılıkmış).

Özellikle hayatımızın ilk yıllarında yaşadıklarımızın bütün hayatımızı etkilediği gayet iyi bilinen bir gerçek. Evrensel olarak, aile yapısının ciddi derecede travmatik bir yapı olduğunu düşünürüm. Gerekliliğini ya da nasıl olması gerektiğini tartışmıyorum ama nesiller boyunca aktarılan, kemikleşmiş, berbat bir yapı olduğunu tarihsel, sosyolojik, psikolojik, sanatsal ve spiritüel ciddi bir külliyata dayanarak savunabilirim. Oldukça hassas bir konu olduğu için iki uyarı yapmalıyım. Birincisi, travmalarımızın kaynağı olan aile yapısının berbat olduğunu düşünmek, kendi ailelerimizi sevmememiz gerektiği anlamına gelmiyor. Bilakis, gerçek sevgi bağıyla bağlı bir ailenin en sağlıklı bireyi yetiştireceğini düşünüyorum. Büyük bir parantez açıyorum; sağlıklı bireyden kastım günümüz psikiyatrisinin tarif ettiği “normal” değil, özgürleşmiş ve büyümeyi kabul etmiş bireydir. Kendi ruhuna dokunabilmiş, yolunu çizebilmiş, ailesiyle sevgi bağı içinde kalmış ama özgürleşmiş, hayatını toplumun istediği gibi değil, kendi özünün ışığında yönlendirebilen olgun insan demek istiyorum. Pek bulunmayan bir tür yani… Bu özgür birey tanımını duyunca kafanızda uçlara kaçıp, sırt çantalı, ordan oraya gezen, evsiz yurtsuz takılan, parayı pulu boşveren, ateş başında gitar çalıp özgür ilişkiler yaşayan hippivari bir tip canlandıysa, ne demek istediğimi anlamadınız, ama çok doğal. Bize kendi yaratıcılığımıza nasıl dokunacağımız, onu nasıl açığa çıkaracağımız, kendi öz ışığımızla yaşamanın, gerçekten büyümenin ne demek olduğu öğretilmiyor. Çünkü ebeveynlerimiz de bunun nasıl bir şey olduğunu bilmiyor. Bu da ikinci önemli nokta. Çocukluğumuzda ya da ana karnında travma yaşadıysak bu ebeveynlerimizin suçu değil. Anne-babayı, kardeşleri suçlamanın, karşılarına geçip “senin yüzünden!” diye haykırmanın da anlamı yok. Ebeveynlerimizin, ellerinden gelenin en iyisini yaptığını kabullenmemiz önemli. Onlar da kendi ailelerinden öğrendikleri şekilde yaptılar, onların ebeveynleri de kendi ailelerinden gördükleri gibi ve onların ebeveynleri de kendi ailelerinden… diyerek asırlarca geri giden bir sistemik bozukluktan bahsediyoruz. Suçlamak gereksiz, insanlık aile meselesini ve çocuk yetiştirmeyi belli ki asırlardır beceremiyor.

Bir şahsi parantezi de toplum-birey etkileşimi için açmalıyım. Bilirsiniz, toplumlar bireylerden oluşur. Toplumu yaratan bireylerdir. Toplum bireyleri yaratmaz, ancak etkileyebilir. Yaratıcı olan bireydir. Kapitalizm, modernlik ve meta dinlerce bastırılmış toplumun acınası bir sonucu da (modernlik ne kadar bireyselliğe önem verdiğini iddia etse de) bireyin yaratıcılığını unutup kendini bütünüyle toplumsal akışa teslim etmesi olmuştur. Artık ruhuna erişemez, bedeninin şeklini bile toplumsal beğeniye göre değiştirmeye çalışır olmuştur.  Bu çatışmanın da bir izolasyon arzusu olan bağımlılığı derinden etkileyip çoğalttığı açıktır. Sağlıklı kişiden kastım, kendindeki yaratıcılığın ve değiştirme gücünün bilincindeki (ve onu kullanabilen) insandır. Dedim ya, nadir bulunan bir tür.

Bu açıdan bakınca leş sigara emiciler, sefil alkolikler, pis esrarkeşler, zavallı eroinmanlar, tembel oyun bağımlıları filan zayıf ve günahkar insanlar olarak görünmüyor, değil mi? Dahası, gizli bağımlılıkların tanımı ortaya çıkınca çoğumuz kendimizde bir ya da daha fazla bağımlılık keşfedebiliyoruz. Yargılamayı bıraktığımızda da iyileşmeye başlıyoruz.

Konuyla ilgili önemli kitaplara ve araştırmalara imza atmış Macar doktor Gabor Maté’ye göre bağımlılık dürtüsü bize insanın kişiliğini açıklamaz, karakter zayıflığını göstermez. Bilakis bu kontrol edemediği durumların sonucudur. Yine Maté’ye göre asıl problem bağımlılık değildir. Bağımlılık, kişinin hayatındaki sorunları çözmek için başvurduğu bir yoldur ve bu yol daha çok sorun yaratır. Belki çocukluğunda, dopamin salgısı eksikti ve şimdi bu açığı kapatmak istiyor. Çünkü kişi, bağımlı olduğu maddeye ya da davranışa yöneldiğinde yoğun oranda dopamin salgılanıyor. Hücreler arası iletişimi de sağlayan dopamin yoğunluğu zamanla, madde/davranış-haz bağlantısını sıkılaştırıyor ve kişi tek haz alma mekanizmasının bağımlılığı olduğu yanılgısına kapılıyor. Her çocukluk travması, güven sorunu ya da dopamin düzensizliği bağımlılığa yol açmayabilir. Gabor Maté de vurguluyor: Bu, genetik ve çocukluğa dayalı bir risktir, her zaman bağımlılığa dönmeyebilir. (Özellikle bebeğin ilk altı ay süper besin, sevgi ve güvenle beslenmesi bu riski oldukça düşürüyormuş.)

Aynı zamanda bağımlılık bir “ilkel beyin” aktivitesi. İlkel beyin, temel dürtülerimize odaklı çalışan, sürüngenlerle falan aynı gelişkinlikte olan bir bölüm. Yemek, korunmak, seks, gibi temel ihtiyaçları yönetiyor. İlkel beynin muhakeme yeteneği yok. Düşünmek ön beynin işi. İlkel beyin sadece ihtiyaca yöneliyor. Örneğin sadece ilkel beyinle hareket ediyor olsak, karnımız aç yolda yürürken duyduğumuz mis gibi taze ekmek kokusunun peşine takılır, fırına girer, erişebildiğimiz ilk ekmeği kapıp ısırırız. Neyse ki ön beyin devreye giriyor ve ekmeği nazik bir şekilde satın alıyor, ya da gluten diyetini hatırlayıp fırına girmiyoruz. Bağımlılarda, bağımlı olunan nesne/duruma karşı bu ön beyin muhakemesi pek sağlıklı çalışmıyor. Bağımlılık iyileşme danışmanlığı yapan avukat Elisa Hallerman’a göre bağımlılık durumu, ön beynin çalışmasına fırsat tanımayan ilkel beynin bağımlı olunan madde/davranışa uzanma hali. Kişi bu yanlışı neden yaptığını muhakeme edemeden maddeyi almış oluyor. Nörolog Marc Lewis de, ilkel beynin yakıtının dopamin olduğunu açıklıyor, yani haz yine devrede… İlkel beyin bir şeye odaklanınca geriye kalan her şey bir kenara itiliyor. Aynı dopamin, beyinde nöronlar arasında bilgiyi taşıyor. Davranışlarla taşınan bilgi ile nöronlar beyinde bir harita çıkarıyor. Kişinin dikkati uzun süre aynı şeye yöneldikçe ve davranışıyla destekledikçe nöronlar aynı yere bağlanıp kalıyorlar.  Bir maddeye ya da davranışa bağlı bu harita zamanla da kişinin gerçeği oluyor… Çünkü başka davranış şekilleri zamanla unutuluyor.  Bağımlılığı yaratan şey, o davranışın yarattığı hazza istikrarlı şekilde maruz kalma ve başka seçeneği olmadığını sanması durumu. Dr. Daniel Frigo’nun dediği gibi, mesele bağımlı olunan şey değil, onu nasıl deneyimlediğiniz…

Örneğin, kahveyle sigaranın iyi gittiğini bilen (ya da sanan) haz nöronu, kahve kokusu aldığı anda harekete geçiyor. Bağımlının canı otomatik olarak sigara çekiyor. Arzuyu muhakeme eden ön beyin, ekmek örneğinde olduğu gibi sağlıklı çalışmadığı için otomatik olarak sigara yakılıyor. Her kahve kokusuna sigara yakan davranış biçimi, kahve-sigara sinaptik haritasını, bağlantıyı oluşturup güçlendiriyor böylece sigara bırakırken kahve kokusu duymak süper zorlayıcı oluyor. Düşünün ki bu sadece kahveye bağlı sigara nöronu.

Bağımlılıklar günümüzde inanılmaz bir ivmeyle artmakta. Dünyaya ve hayata güvenini kaybedip kendini bir adaya kapatma arzusu, günümüz zamanının hızına adapte olmak istememekle pekişiyor ve bağımlılıklar güçleniyor. EFT uzmanı Nick Ortner da beynin maruz kaldığı stresten bahsediyor. Bugün insan beyninin bir günde maruz kaldığı enformasyon, atalarımızın elli yılda  maruz kaldığı miktara denk geliyormuş. İnanılmaz! Zavallı beyinler buna adapte olmaya çalışıyor… Kadın gücüne odaklı çalışmalar yapan Sukhdev Jackson da kadın bağımlılardaki artışı, yıllardır kadın yaratıcılığını bastırmak isteyen erkek gücüne karşı yaşanan sıkıntıya bağlıyor. Cinsellikleri bastırılan kadınların kendi kadınlıklarını reddetmesiyle oluşan sancılı menstruasyonları nedeniyle kullandıkları bitkisel ve kimyasal ağrı kesiciler zamanla bağımlılığa dönüştü, diyor. Çiğ beslenme uzmanı David Wolfe ise bağımlılıklardaki artışı işlenmiş yiyecek tüketimindeki artışa bağlıyor. Şeker bağımlılığının ciddi seviyelerde olduğunu ve şekerin de başka bağımlılıklara yol açtığını söylüyor, alkol gibi. Gluten de şeker kadar suçlu, Wolfe’a göre.

Guru Singh ise bedenin hep istikrar, denge ve düzen istediğini, rutin aradığını söylüyor. Bağımlılık da bu düzenin arayışıdır. Evrim, krizle tetiklenir. İnsanlığın ilk krizi ayağa kalkması olmuştur. Daha yukarıları görebilmek, ellerini kullanabilmek için ayağa kalktığında omurga yepyeni bir sisteme evrilmeye başlamıştır. Günümüzdeki hızlı teknolojik gelişme, yoğun nüfus artışı, kaynakların tükenmesi de ikinci krizdir. Fakat insanın ayağa kalkması gibi iyiye giden bir sıçrayıştan çok, sistemdeki kırılmaya yol açan bir krizdir. İşte bağımlılar genellikle bu kırılmış sisteme uyum sağlamak istemeyenlerdir. Guru Singh’in görüşleri bana biraz indigo ve kristal çocuk olma halini anımsattı. Çünkü bağımlıların bu evrimsel dönüşümü herkesten çok hissetmekte olduğunu ve acılarının bundan kaynaklandığını da söylüyor Singh.

İlkel beyinle hareket etmek, hızlı gelişime uyum sağlayamamak gibi tanımlar, bağımlı insanların gerizekalı olduğu izlenimini yaratmasın. Bilakis, pek çok uzmana göre bağımlılar genelden çok daha zeki, daha yaratıcı, empatik ve psişik insanlar. Algıları çok açık ve daha hassas oldukları için travmalardan da daha çok etkileniyorlar. Janis Joplin’leri, Jimi Hendrix’leri düşününce oldukça mantıklı bir görüş.

Peki. Bağımlılığın dışlanacak bir suç olmadığını, aslında hepimizin masum olduğunu ama beynimizde oluşan davranış haritalarının bir benzerinin aile düzeni haritaları olarak toplumda da varolduğunu ve bunlardan etkilendiğimizi, kendisini kopuk sanan bağımlının aslında kopuk değil, adı üstünde, yanlış şeye bağlanmış olduğunu kabul ettik. Şimdi ne yapacağız…

Nasıl iyileşiyor…

Kabullenmek iyileşmenin en önemli adımı. Farkındalıkla başlayan iyileşme sürecinin her adımında, her gün, her an içinde dolanmamız gereken ve bizi şifalandıran en önemli gücün kabullenme enerjisi olduğunu düşünüyorum. Kişinin bağımlılığı olduğunu ve bunu bitirmeyi kabul etmesi gerekiyor. Ablamın İç Anadolu’nun bir köyündeki eczanesine gidip geldiğim yıllarda, çok içen kocalarının yemeğine karıştırmak için ilaç almaya gelen kadınları hatırlarım. Alkolizm tedavisinde kullanılan, içki isteğini azaltan ve pratisyen hekimlerce yazılan bir ilaçtı. Kendi rızasıyla değil de karısının zoruyla, hem de gizlice içilen bu ilaçların pek etkili olduğunu sanmıyorum. Ama ilaç tedavisi bağımlılığa karşı yaygın olarak kullanılıyor. Ne yazık ki ülkemizde de bildiğim kadarıyla en yaygın tedavi şekli bu. Kimyasal ilacın pek taraftarı olmamakla birlikte, özellikle madde bağımlılıkları tedavisinin ilk basamağında kullanılabilir, belki.

Yukarıda bahsettiğim iki ana iyileşme sürecinin ilki olan bağımlılıktan kurtulmak için dünyada yaygın olarak kullanılan yöntem 12 Basamaklı Tedavi (12-Step Recovery). Grup ve bireysel terapiler içeren, spiritüel bir altyapıyla çalışan bu basamaklar çok özetle bağımlılığa karşı güçsüz olduğunun kabulü ve kendinden büyük bir gücün, allahın yardımıyla kurtulanacağına inanma ve bu güce teslim olmayı içeriyor. Eğer bağımlılık bir bağlantı koparma haliyse, kişinin kendi özü, bir topluluk ve evrenle bağlarının yeniden kurulmasıyla bunun aşılacağına inanılıyor. İstatistiklere bakılırsa yöntem gerçekten de oldukça da etkili görünüyor. Google’ın dediğine göre 12 Basamaklı Tedavi ülkemizde de bir kaç yerde uygulanıyor.

Ülkemizdeki yaygın bağımlılık tedavisi bildiğim kadarıyla daha çok madde bağımlılığına yönelik ve Amatem’de yatmak, Balıklı Rum’da temizlenmek gibi ifadeler içermesine bakılırsa oldukça ilaç destekli. Dediğim gibi, kanın temizlenmesi veya ilk zamanlardaki dürtülerin (kimi zaman krizlerin) aşılması için ilaç tedavisi makul bir yöntem olabilir. Ama ilaç yazıp hastayı eve göndermektense devamlılığı olan destekleyici tedaviler şart. Davranış bağımlılıklarından kurtulma tedavilerinde ne aşamada olduğumuzu bilemiyorum. Bu bağımlılıkların varlığının kabul edildiğinden bile emin değilim.

Sonuçta, kurtulma tedavisinde ilk aşama bağımlılığın farkına varmak, onu kabul etmek ve davranışı değiştirmek. “Cold turkey” denen, davranışı birden kesme yöntemi de kullanılabilir, bağımlılık davranış değişikliğiyle yavaş yavaş da yokedilebilir. Burada karar bağımlılık türüne ve kişiye göre değişir. Yavaş, ya da birden, davranış değişikliğiyle her şey sona ermiyor. Hatta işin en uzun emek gerektiren kısmı şimdi başlıyor, belki bir ömür sürecek olan kısmı.

Topluluk, topluluk, topluluk…

Kurtulma aşamasında da devam eden bağımsızlığı koruma sırasında da kişinin en çok ihtiyaç duyduğu, olmazsa olmaz şey “topluluk”. Başkalarının desteği en en önemli madde. Konferansta komünite ruhundan, birlikteliğin öneminden bahsetmeyen kimse yoktu gerçekten. Herkesin ortak görüşü, bunun tek başına başarılamayacağı yönünde. Eh, eğer bağımlılık bir izolasyon hastalığıysa, tedavisinin de beraberlikten gelmesi kadar doğal bir şey olamaz, değil mi… Yakınlarımız ve sevdiklerimiz kadar, benzer süreçten geçen veya geçmiş insanların desteği çok çok çok önemli. Amerika’da adım başı bu gibi destek gruplarını filmlerden biliriz. Ülkemizde de Adsız Alkolikler ve Adsız Narkotikler gibi destek grupları var. Bu grupların özelliği, kurtulma sürecini aşmış, ayık, bağımsız insanların bunu korumaya çalışmaları, sürekli ve düzenli buluşmalarla birbirlerini desteklemeleri. Ha bu gruplar da bağımlılık yaratıyor olabilir, tedavi sürecinde tutunulacak her şey gibi, ama bir kokain bağımlılığı kadar yıkıcı olmadığı aşikâr. Konferansta bu grupların neden adsız oldukları da tartışıldı. Bu isim 1930’larda Alcoholics Anonymous olarak Amerika’dan çıkıyor. O dönemde bağımlılara gösterilen tolerans çok düşük ve bu kişiler gizli kalmayı tercih ediyor. Şimdilerde rahatlıkla çıkıp “hey ben eski bir alkoliğim ve kurtuldum, dilerseniz sizde de yardımcı olabilirim,” diyebildiklerini, toplumun bağımlılığı dışlamaktansa kabul edip şifalandırmayı seçişini kutladılar. Ne yazık ki bizim bu kutlama için biraz daha yolumuz var. Zaten bağımlılık utanç ve suçluluk duygusuyla dolu bir durumken adsız kalmak daha güvenli geliyor olabilir. Bağımlı kişi, zarar gördüğünün bilincinde olduğu halde durduramadığı davranışından ötürü derinden utanç ve suçluluk duyar. Suçluluğu ve utancı bastırmak için de daha çok madde kullanır/bağımlı davranış sergiler. Üzerine bir de toplumun bindirdiği utanç yüklenince işler iyice sarpa sarar.

Yakınların desteği, bağımlıyı suçlamadan destek olması da hayati önem taşıyor. Bağımlılık etrafında bir sürü yalan vardır, diyor Elisa Hallerman. Güven sorunuyla başlayıp, yeni ciddi güven sorunları yaratan bir durumdur bu. En büyük yalanları da kişi kendisine söyler. Yarın bırakacağım, bir daha kumar oynamayacağım, bu sene alacağım son ayakkabı bu, gibi sözleri tutamayan kişi en önce kendisine güvenini kaybeder. Danışanlarıyla çalışırken aileleri de devreye sokmayı önemli buluyor. Aileleri her şeyi konuşmaya, bütün sırları masaya dökmeye davet ediyor. Her şeyi konuşan, birbirlerine karşı duygularını rahatça dile döken ailelerde anlayış ve güven gelişmeye başlıyor. Böylece iyileşme sürecindeki bağımlı kişi, nüksetme durumu yaşadığında ailesinden gizlice kullanmaktansa bunu açıkça dile getirebiliyor ve gördüğü destekle nüksetme riski yok oluyor. Ebeveynler, iyileşmekte olan çocuğu yeniden uyuşturucuyla (ya da yemekle, ya da bağımlılığı her neyse onunla) yakaladıklarında öfkeyle tepki verirlerse, kurulmaya çalışan ve zaten nazik olan güven bağlarını tamamen koparırlar, diyor. Eroinden kurtulmaya çalışan genç bir danışanından behsediyor. Altı ay süren bir ayıklık döneminden sonra yeniden kullandığını farkeden babası onu evden kovuyor ve genç aynı gün yüksek doz ile intihar ediyor. Sevgi, anlayış ve güven ortamı çok çok önemli.

Bağımlılık frekansı hemen dağılmıyor, bunun için uzun süren bir çaba gerekli. Peki neler yapmalı… Yazının devamında bunlara ve aşağıdaki başlıklara değineceğim;

Kurbanlıktan survivor‘lığa, iyileşmeyi seçmek

Özgürleşmek ve yeniden programlamak

Hayat amacı ve motivasyonlar

Affetmek, güven ve sevgi

Bağımlılık ve çakraların ilişkisi

İyileşmeyi destekleyen beslenme ve pratikler (yoga, meditasyon, eft)

Ses ve nefes

Kadınların özgürleşmesi

Benim yapacağım sadece özetlemek olacak. Daha nice başlıkları ve tüm konferans görüşmelerini, metinleriyle birlikte almak isterseniz: http://www.entheos.com/Recovery2point0/Purchase

426535_501355953256329_1697212999_n

Read Full Post »

Barbiecik de matını koluna takmış yogaya gidiyor. Kapşonlu ceketi, yoga pantolonu, yoga ürünü dolasıca poşetiyle pek de profesyonel görünmekte…

Durun durun… Lütfen hemen zihninizdeki “ben anti-popüler’im” düğmesine basmayın. “Tüketim çılgınlığı, amerikanın oyunu, aman da pis popüler şey, gün geçmiyor ki kahrolasıca kapitalizm…” gibi otomatik zincirleme isim tamlamalarına kapılmadan önce başka bir şekilde düşünmeyi deneyelim. Bizim barbie bebekten ne eksiğimiz var, biz de ters durup her şeyi tersten görebiliriz.

Evet, barbie bebek ultra kapitalist bir simgedir. Alabildiğine zayıf, alımlı saçlarıyla dikilip etrafa aptal bakışlar atan, eli kolu tutmayan, bir işi ucundan tutup beceremeyen, anca oturup süslenen seksi bir tiptir Barbie. Bu üstün özelliklerinden ötürü, kendisi gibi prototip kaslı Ken’e göz süzer. Olunması gereken tip bunlardır, Barbie ile Ken gibi olmazsan hep mutsuz kalırsın. Bir de pahalıdır. Aksesuarı, evi barkı, süsü püsüyle epey masraf ettirir. Orhan Abi’min biricik kızı Dicle’ye Barbie bebek evi aldıktan sonra, “evi banka kredisiyle aldık yahu, o parayla gecekondu dikerdim!” diyerek dalga geçtiği kadar vardır.

Bunu yazarken merak ettim şimdi, ülkemizde nasıl tüketiliyor Barbie bebek? Örneğin, evi barkı, çeyizi alınırken yanına Ken de konuyor mu, yoksa kızcağız hayalleriyle evinde kızkurusu mu kalıyor? Nasıl bir evi var onun, neler oluyor orda, yemek pişiyor mu?…

Neyse.

Yogini Barbie’ler beni pek sevindirdi. Boş boş etrafa bakmaktansa esneyebilen, açılan, değişik duruşları deneyen bir beden, aynı şekilde bir zihin yaratır. Sonunda Barbie, Ken ve diğerleri özgür bir yaşamın kapılarını araladılar. İçlerinden nefes geçene kadar duruşları pek statik, pek katı ve enerjisiz olacak ama onunla birlikte yoga yapan çocuk canla başla etkilenecek. Ne güzel.

Bir yanınız, “ama o çocuk yoga yapmadan önce yoga alışverişi yapmaya özenecek, öyle profesyonel yoga kıyafetleri, eko matlar isteyecek,” demek istiyor olabilir…

Ay özensin ne var! Önünde sonunda bir şeyleri almaya özeniyoruz. En temel ihtiyacımız ne? Su. Suyu bedava mı alıyoruz? İçtiğimiz suya parasız erişimimiz yok, elimizi yıkadığımız su bedava değil.

Hâl böyleyken, içimizdeki anti-kapitalist, en temel ihtiyacımıza parasız erişimediğimize cıngar çıkarmıyor da, beybi Barbie’nin yogasına mı dil uzatıyor? Hem de in a relationship with “iphonumdan gönderildi” iken..? Elinde, aylarca bozulmayan etlerle yapılan hamburgerler, ne üdüğü belirsiz içecekler tutan (ki Barbie bebek bir şey tutamazdı eskiden, hala öyle mi acaba) bir Ken yerine, iki büklüm olmuş bir halde lotus duruşunda debelenen bir kaslı Ken’i tercih ederim. Ayrıca yoga ürünleri genellikle ekolojik, geri dönüşümü kolay, doğaya zarar vermeyen malzemelerden üretilir (ülkemiz de bundan yavaş yavaş nasibini alıyor – plastik matlardan kurtulma zamanı yakındır). İnsan tüketim arzusunu doyururken doğaya daha az zararlı olur !

Ayrıca bu bebeklerin piyasaya çıkmış olması bir kere ve bir kere daha bize ispatlıyor ki, muasır medeniyetler yoganın önemini kavramanın ötesine geçmiş, onu kutsamakta. Pekâlâ.

Daha ilginç olanı, Yoga Barbie bebeklerin sloganı: “I CAN BE…Yoga Teacher”. Olabilirim… Yoga Öğretmeni Olabilirim. Alın size yoganın evrimi.

Bir yanda yoganın bunca yayılmasını istemeyenler, bir yanda Barbie’lerin koluna yoga matı tutuşturup onu yoga hocası yapanlar. Yine sorun yok, her şey yolunda. Dediğim gibi, yoganın evrimi bu. Her yerde, herkeste farklı bir şekilde ifade buluyor. Bir akarsu düşünün, kenarında insanlar… Kimisi su içiyor, kimisi çamaşır yıkıyor, kimisi ayaklarını sokuyor. Herkes kendi ihtiyacına göre sudan faydalanıyor. Yoga da böyle bir şey işte. Amerika’da güçlendirip güzelleştiren bedensel bir aktiviteyken, Tayland’da inziva halinde tecrübe edilebilir. Ben yogayı danseder gibi yaparken senin için orta parmağının omuz başı hizasına gelmesi her şeydir. İçlerine nefes üflenmemiş Barbie ile Ken’in bedenlerinde bile farklı dururken, senle bende ne kadar farklı ifade bulur, düşünün…

Aferim Barbie. Bir de o bebekleri ekolojik malzemeden üretirsen daha iyi olacaksın. Çok pahalı oluşun da çocukluğumda sana erişim hakkımı engellemiştir, çaktırmadan kınamaya devam ediyorum.

(Görseller: http://www.yogamagazin.com)

Read Full Post »

Bugünlerde içimden dökülen bir cümle var: Kimseyle rekabet etmek istemiyorum, sadece olmak istiyorum…

Farkettiniz mi ne çok rekabet ediyoruz, hemen herkesle, her şeyle! Ben daha çok konuşacağım, ben daha iyi biliyorum, ben en iyisini yaparım, herkesten de önce yaparım, diye diye. Herkes birbirini, kendi üstünlüğü konusunda ikna etme çabasında, kimse kimseyi dinlemiyor. Konuşurken bile bir yarış… İş hayatı tamamen bunun üstüne kurulu, tamam. Zamanla, trafikle, otobüsle zaten yarış, o da tamam… Ama bakıyorsunuz, aynı yeteneklere sahip olduğunuz arkadaşınız bile, alttan alta bu yeteneğinizi küçümsüyor. Yani tek resim yapabilen kendisiymiş, tek yazı yazması gereken oymuş gibi… Komik, değil mi?

Geçenlerde bir dersten sonra kafa duruşu üzerine sohbet ediyoruz. Öğrencilerimden birisi, “ben ters durmaktan çok korkuyorum,” diye girdi lafa. Ters duruşlardaki en büyük engel korku olduğu için öğrenciye alan açtım, korkusunu biraz anlatmasına izin verdim. Diğerleri merkalılar, nasıl oluyor da yapılıyor, yani ayakta durmakla nasıl aynı şey oluyor, ne yapmak gerekiyor… Tam ağzımı açıp bir iki bir şey söyleyecekken, korkusundan daha hiç denememiş olan aynı öğrenci başlıyor anlatmaya… Kolları şöyle koymak gerekirmiş, çok odaklanma istermiş, kollar güçlü olmalıymış… Yarı doğru yarı yanlış anlatıyor… Hem de daha önce hiç denemediği, korkusundan yanına yaklaşmadığı bir şey hakkında konuşuyor da konuşuyor. Bilmeden fikir sahibi olmanın, yapmasam da herkesten iyi bilirim telaşının güzel bir gösterisi olduğundan gülümseyerek izliyorum. Bir şey söyleyecek olsam, “hayır hayır” diyerek anlatmaya devam ediyor, hep birlikte dinliyoruz. : )

Sohbet sırasında çoğumuz cümlelere “hayır,” diye başlıyor. Karşıdakiyle aynı fikri paylaşsa da, tıpatıp aynı şeyi söyleyecek olsa da niyetleri itiraz etmek olmasa da hep “hayır”.  Bence bu da çağımızın kaygısı olan ikna etme çabasından ileri geliyor. Yine bir nevi rekabet, senden daha iyi ifade ederim kaygısı. Çok bilinçli olmasa da böyle.

Söylemesi ayıp, ben hayatta pek kimseyle de yarışmadım. Öğrenciyken kendi kendime takılır, anlar, öğrenir, başarırdım. Hatta bildiğimi öğretir, notlarımı dağıtır, gerekirse kopya bile verirdim. Ne olacak yani, bildiğimi paylaşırsam eksilecek miydim… Çok sonradan anladım ki pek çok insan benimle rekabet eder, içten içe gıcık olur, düşmanlık beslermiş. Büyüyünce anladık. Anladıktan sonra bakmaya başladık, şaşırdık. Peki ne oldu, hepimiz mezun olduk, hepimiz iyi kötü bir yerlere geldik. Hatta çoğu benden çok para kazanır oldu, allah arttırsın.

“Önemli olan insanın kendisiyle rekabet etmesi,” demek de bir o kadar saçma. Kendinle de rekabet edemezsin, kendi içinde “olabilirsin” ancak. Çünkü hayat lineer, bir doğru üzerinde ilerleyen bir şey değil. Bilakis hayat, döngülerden oluşan spiralik bir yapıda. Bugün iyiysen, yarın kötü olabilirsin. Bugün başaramadığın şeyi yarın aşabilirsin ama öbür gün yine çuvallayabilirsin. Bugün ifade ettiğin yeteneğin, yarın başka bir şeye dönüşebilir. Bugün koşarak gittiğin yere yarın yürümek isteyebilirsin, herkes seni geçer. Bugün kaçırdığın otobüs yarın erken gelebilir.

Bugün en birinci olabilir, yarın en arkaya düşebilirsin.

Ağaçlar da birbiriyle yarışıyor mu acaba, ben daha hızlı büyüeceğim diye… Ya da doğası gereği kökü diğerlerinden daha derine gidip, toprağın altında yayılan bitkiyi kıskanıyorlar mı acaba, dedikodusunu yapıyorlar mı… Sanmam. Önemli olan birinci ve üstün olmak değil, kendi yaşam alanını hakettiğince ve dürüstçe kullanabilmek. Önemli olan dostluk, sevgi, kardeşlik, vapurlar filan…

Namaste!

Read Full Post »

Older Posts »

%d blogcu bunu beğendi: